Monday, January 26, 2009

Ergenekon planını Putin mi yaptı?
Hakan Aksay - 22.01.2009

Bu başlıktan sonra herhalde yazıya şöyle bir giriş yapsaydım epeyce ilgi çekici olurdu: “Kremlin’de geç saatlere kadar süren toplantılarda Türkiye’de yapılacak darbenin planları tartışıldı. Türk ordusu ve siyasetçileri içinde ittifak yapılacak unsurlar üzerinde konuşuldu. Sigara üzerine sigara söndürülürken odaya bir KGB, bir Dışişleri, bir Gazprom yetkilileri giriyor ve ‘Türkiye planı’ giderek netleşiyordu. Son sözü Dugin söyledi. Putin, onu kucaklayarak başarılar diledi.”

Hayır, beni bağışlayın, ama bunları yazamayacağım.
Çünkü, ne Rusya’nın (yani resmî Rusya, yani Kremlin) Ergenekon’la bir ilişkisi olduğuna inanıyorum, ne de Rusya düşmanı Doğu Perinçek, Veli Küçük ve diğerlerinin birdenbire “Rusçu” olabileceğine.
Bizim darbecilerin “Rusya ve İran’la ittifak” amacına da inanasım gelmiyor. Onların derdi iktidar. Uyarsa Batı’yla da ittifak yapmak isterler, Kuzey’le veya Güney’le de. Hazırladıkları darbe için destek Kuzey Kore’den gelseydi, Kim Jong-il’e ve tüysüz oğlu Kim Jong-un’a bağlılık yemini etmekte sakınca görmezlerdi.
Elbette Ergenekon yalnızca “iç mesele” değil. Darbecilerin dış bağlantısı ve desteği olması kuvvetle muhtemel.
Kimdir dışarıdaki destek?
Rusya mı?
ABD mi?
İsrail mi?
Başka birileri mi?
Eğer “Rusya” derken Dugin ve arkasındakileri kastediyorsak, dışarıdaki destek “Rusya” da olabilir. Ama yıllardır yazdığım şeyi tekrarlayayım; çok sayıda “Rusya” var. Kremlin’de bile.
Aynı şey ABD için de geçerli değil mi? NATO kökenli Gladio’nun evrimini yorumlamaya çalışıyoruz sonuçta.
Ya ABD’li neoconların bir kısmı Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve AB üyeliğinin önünü kesmek için Ergenekon tuzağını kurmuş veya ona destek vermişlerse?
Eğer öyleyse, bu Ergenekon’un arkasında ABD’nin olduğunu mu gösterir?
Hem evet, hem hayır.
Çünkü tek ABD yok.
Resmî Rusya’nın Ergenekon’un arkasında olduğunu gösteren bir bilgi yok elimizde.
Rusya’nın Türkiye’ye yaklaşımı belli: Öncelikle “enerji köprüsü”, gaz ve petrol müşterisi... Ticari ortak... Sonra turizm... Diplomatik-siyasi işbirliği... Yaklaşım son derece pragmatik. Büyük ölçüde ekonomiye endeksli.
Rusya’nın kendi stratejik gelişme planı da böyle. Bakmayın ABD’ye posta koymasına. Asıl mesele ekonomiyi düzlüğe çıkarmak, enerji kozunu iyi oynamak. Bunun için Batı’ya ihtiyaç var. AB ile ticareti arttırmaya, ABD ile ilişkileri tehlikeli ölçüde bozmamaya.
Bırakın bizim Ergenekoncuları, Rusya’nın da “Rusçuluk” yapacak hali yok.
Dahası düşe kalka da olsa demokratikleşmeye çalışıyor Rusya. Bakın Putin neredeyse “Çar gücüne ulaşmışken” anayasayı değiştirmiyorlar, –çoğunun “göstermelik” saydığı- seçimleri düzenleyerek başa Medvedev’i getiriyorlar. Bununla dünyaya demokratikleşme sinyali vermeye çalışıyorlar.
En azından bu yola girmişler. Böyle bir ülke nasıl Türkiye’de antidemokratik tezgâha gelir? Nasıl en büyük enerji müşterilerinden birinin evinde darbe tasarlamaya girişir? Biliyorum, bizde Rusya deyince komplo teorileri kolay yeşerir. Türkiye’de “Moskova parmağı” her zaman tutacak bir siyasi suçlamadır. Memleketimiz “anti-Rus” söylemlerin en sağlam kalesidir.
Rusların 64 yıl önce savaştığı Almanya’da bile böyle bir düşmanlık kalmadı.
Ama bizde farklı...
Neden acaba?
“Genlerimizdeki Rusya karşıtlığı” mı?
Birileri her fırsatta Rusya ile yakınlaşmamızı önlemek için bu kolay senaryoları gündeme sürüyor olmasın?
Ergenekon’la büyük bir sınav veriyoruz. Demokratikleşme sınavı. Darbeciliğin tarihe karışması sınavı. AB üyeliği sınavı.
Şimdi tutup bu sınavı “Rusya karşıtlığı” tezine indirgemek kimin işine gelir?
Ama ben de fazla uzatmayayım. Neme lazım, bu konularda ileri gitmemek gerek. Sonra adım “Rusçu”ya çıkabilir. Zaten Rusya’ya yönelik eleştirilerimle “yoldaşlar”ı kızdırdım. Şimdi bir de karşı tarafın nasırına basmayayım.
Onun için son günlerin popüler savunma üslubunu ödünç alarak “aslında ben de Amerikancıyım” diyerek bitireyim yazıyı, izin verirseniz.
Rusya.ru
Yorum:22.01.2009

DÖKÜLEN İNCİLERİMİZ...
21.yüzyılın eşiğinde, tüm dünyayı içine alıp sarsan ekonomik krizin yarattığı deprem ortamında ortaya dökülen incilerimiz yaşadığımız gerçekliği daha da boyutlandırıyor!.
Geride bırakmak zorunda olduğumuz ve geçiş sancılarını yaşamakta olduğumuz, Sistemin uzunca bir evresinin aklımıza dizdiği inciler bunlar.

Sınıflara bölündüğümüz, sınıf kavgalarında piştiğimiz, güç ilikilerinin kutuplaştırdığı dünyamızda egemen, hegemon güçlerin parmaklarını, burunlarını, akıllarını soktukları ve biçimlendirdikleri yaşamımızda boynumuza, aklımıza taktıkları, yaşamımıza soktukları inciler bunlar!.
Sistemin güç birikimi süreci, insanın yatayına ve dikine iş bölümü içinde parçalanıp, ortak akılının ve gücünün birikiminin sağlandığı bir süreçtir bu.
Kapitalizm de, bu sürecin adıdır.İNSAN’ın aklıyla gücünün yeniden bütünlenerek, sadece ona özgü olan yaratıcı gücünü, özgürce ve gerçekten demokratik, katılımcı bir ortamada, tüm varoluşumuz adına seferber edebileceği bir ORTAM’ın yaratılmasına öncülük etmektedir.
Giderek sonuna gelmekte olduğumuz bu süreçle birlikte, yeni bir evrenin doğuş sancılarını yaşıyoruz.Geçmişin, güç ilişkilerine bağlı ve özgü olarak yaratılmış olan, bugün bizlere acı veren tüm değer, yapı ve kurumlarından arınmak kolay değil. Daha, çook incilerimiz dökülecek!..Kökleri, yaşamımıza ve ruhumuza işlemiş nice değer, yapı, kurum tarihselleşecek, yok olup gidecek.Yeni Gerçeği görebilenlerin artması, onu kavrama yollarının tıkanmaması ölçüsünde, bu değişim ve dönüşümler daha az sancılı ve kayıplı olacak. Yeter ki bizler, İNSAN OLMAKTAN KORKMAYALIM!...
16.01.2009
Krizin neresindeyiz?Ekonomi
HEPİMİZ KRİZDEYİZ!..
Yerlisi, yabancısı tüm ekonomi kahinleri,krizin giderek yayıldığı ve de derinleştiğinde birleşiyorlar.21.yy’ da ekonominin hala kahinlerin dilinde olması ve tıpkı enflasyon canavarı gibi, kriz cavarını da ortaya salmaları ilginç bir olay.
Korkutarak egemen olmanın, korkutarak sürdürülen çıkar kavgasının çağı, hala kapanamadı. Sistemin yaşatmakta olduğu bu yapısal kriz, küreselleşen tüm dünyayı yere çarpıyor.Herkesin de, çapına, gücüne göre bundan, bu tokattan nasibini alacağı da açık.Kahinlerimiz de bunu görüyor, söylüyor. Dinleyenler de bunu seziyor, görüyor. Gene her ülke,her toplum, herkes, kendine göre, kendi façasını düzeltmenin yoluna bakıyor. Belki de bugünü kurtarıp, yarına, bir sonraki darbeye daha dayanıklı girebilmenin yollarını arıyor.
Oysa Sistem, insanlara geleceklerini bile ipotek altına alıp, tükettirip, onları gereğinde de “aşırı”tüketime zorluyor. Ama hala kimileri(!) buna karşı gelip” ayağınızı yorganınıza göre uzatın” vaazı veriyor.
Sistem, sermayenin ürettiği mal ve hizmetleri tükettirememenin, dönüşümü gerçekleştirememenin yıkıcı sorunlarını bir kere daha yaşıyor ve yaşatıyor insanlara. Bugüne kadar sayılıp dökülen onca tedbir,yazılan onca reçete, hep günü, ülkeyi bu hendekten atlatmanın tedbiri.Oysa kriz küresel.Kriz yapısal. Sistemi anlamadan, odağında yer alan İNSAN’ı tanımadan, ancak bu kadar yapabiliriz..İşin bedeli ağır ve yıkıcı olsa da, biz hala yıkımdan da kazanırız deriz ve yolumuza bakarız.Yüzlerce yıldır yaptığımız bu. Yok ederek yaşama, kaybettirerek kazanma.Bu Sistemin geçmişte içine girdiğimiz ve zorunlu olarak izlediğimiz evresinin sonuna geldik.Sistem krizleriyle zillerini çalıyor.Tabii bunu, dayatan köklü dönüşümleri kavramak, gereğini yerine getirmek, biraz zor.Çıkarları düşünmenin ve pratik, pragmatik yaklaşımın, önümüze serdiği yolların en kolayı da bu, sistemin falına bakmak, remil atmak.
Üretimi sorun olmaktan çıkaran, tükettirmeyi hala başaramayan, dönüşüm sorunlarıyla boğuşan Sistemi, onun girmekte olduğu bu yeni evreyi, bu evrenin gereklerini derinden kavramadan, İNSAN olarak bilinçlice ifade edip paylaşmadan, SİSTEM-İNSAN bağlamında geleceğe uyarlı ve uyumlu adımlar atmak mümkün olabilir mi ?

Radikal*
Obama, Kennedy kadar olamadı Dünya
ACELE ETMEYELİM!..
Dünyanın birbirinden oldukca farklı iki evresinde ve Sistemin hegemonu olan ABD'nin de çok farklı evrelerinde ABD başkanı seçilen Kennedy ve Obama'yı,seçmenlerin memnuniyeti açısından karşılaştırmak pek anlamlı değil.
İki kutuplu dünyada,soğuk savaş koşullarında seçilen ve Hür Dünyanın sembolü haline gelen ve FED'i anayasal denetim altına alacağım derken suikaste kurban giden Kennedy,güç ilişkileri ve gerilimleri dünyasındaki SİSTEM'in sorunlarıyla ve temsil ettiği gücün daha da güçlenmesinin yollarını ararken terki dünya etti. Obama ise,ABD'nin dünya hegemonyasına soyunduğu imparatorluk özlemiyle dünyaya zorla ve güçle bir nizam vermeye çabaladığı bir evrede, finans dünyasının patlayan balonlarıyla, kopan saadet zincirinin çatırtılarının,ABD den başlayıp tüm dünyayı sardığı ve Sistemsel bir krize dönüştüğü bir evrede, Başkan oldu. Obama'nın karşı karşıya olduğu sorunlar, iş başına geldiğinde ki dünya, çok farklı bir dünya.
ABD'nin çok yönlü Güvenlik sorunlarıyla,Kurucu Babalardan devralınan Amerikan idealleri arasına sıkıştığını söylemeye çalışan bir Obama var karşımızda.
Egemenlik,hegemonya peşinde koşan bir Amerikanın Başkanı mı olmalı, yoksa dünyada girilen bu yeni evrede, yeni bir liderliğin radikal adımlarına mı soyunmalı diye birbiriyle çelişen seçenekler üstünde bir karara varacak Obama.
Bu yeni evrede,fırsatı ne yönde değerlendirecek,pratik,pragmatik davranarak ABD'yi kurtarıp umutları mı yıkacak, yoksa dünyanın rehberliğine mi soyunarak sistemin yeni evresine geçişin zorunlu adımlarını atmaya mı yönelecek?
Kararları, kararsızlıkları arasında gidip gelişini izleteceğimiz bir Obama mı olacak karşımızda görüp, yaşayacagız.
Acele etmeyelim...
Radikal*24 Ocak2009
Obama, lütfen radikal ol!Yorum/
Radikal bakmadan radikal olunur mu?..
Amerikalılar denen bu karman çorman göçmenler topluluğunun bir üyesi olan T.Friedman’ın “ lütfen radikal ol! Obama” çağrı benzeri yazısısı bana, bizim toplumumuzda da, hele hele bu kriz evresinde, kimi zaman dillendirilen, çağrı benzeri yaklaşımları hatırlattı.Bize, kendimize dönük,yaşadığımız dünya ve sistemle bağları olmayan,ya da varolan bağları ve bağlamını dikkate almaya gerek duymayan bu çağrılar ya da benzeri yazılar,yöneldikleri gerçekliğin de bütünüyle anlaşılmasına olanak vermeyen Çağrılar.
Sayın T.Friedman’ın, yaşanan krizi sadece ABD’nin krizi gibi algılayan ve algılatan, Başkana da radikal yaklaşımlar önererek, bu yolda ipi sıkı tutmasını ,fırsatı iyi değerlendirmesini salık veren yaklaşımı, bana bunları düşündürdü. Bugün yaşadığımız dünyanın,Sistemin, içinden geçmekte olduğumuz evresi, acaba yeni bir sürecin başlangıç evresi değil mi? Hala böyle algılanamıyor mu? Birikim ve üretim sorunlarının büyük ölçüde aşıldığı ve aşılırken de krizlere yol açan bu Sistemin, dönüşüm sorunlarını katlayarak bugünlere taşıdıgı bir gerçeklik değil mi?Bu sorunların aşılması, radikal yaklaşımları gerektirmez mi? Sorunu, sistemin bütünselliğinde yaşanan bir sorunu olarak kavrayabilirsek ancak, radikal çözümler getirebiliriz. Sistemin sorunları, birbirine entegre olmuş parçalarında değil, ancak bütününde radikal tedbirlerle çözülür.Krizdeki her ülke, her parça, kriz beni teğet geçti,beni çarptı,çarpmadı teraneleriyle kendini avutarak, benim değil kimin kriziyse o baksın, vb. Safsatalarla kendince uzaktan bakarak, yada kendi bacağından asılarak bu sorunların üstesinden gelebilir mi?
Sistem küreselse, krizi de küreseldir.Çözümü de küreseldir. Köklü, radikal çözümlerin sistemsel olarak düşünülmesi gereken bir evredeyiz.Dünün tüm normları,yapı ve kurumları, ilişkileri ve alt sistemlerinde köklü değişim ve dönüşümü dayatıyor.Bunu düşünemeyen, gereklerini dünya çapında paylaşamayan, İnsanı, artık işin odağına oturtamayan,onun sadece bir parçasını gözeten çözümler, radikal değil, günü kurtaran, pragmatik ve ağır bedelli ve de, riski de insanlık için en yüksek olan çözülmelerdir!
Çözümler asla değildir!..