Monday, December 21, 2015

KAPİTALİZMİN SONU VE İNSAN                        
Dünyamızın bir parçası olan Ülkemizde de, Cumhuriyet ile birlikte yeşeren mübadele ilişkisinin bu yeni gücünün, sermayenin Koç’u, önemli bir ailenin üyesi olan; Ali Koç, günlerden bir gün, “ Eşitsizliğin ortadan kalkması için, Kapitalizmin ortadan kalkması gerekir.Gerçek sorun kapitalizmdir” diyor. Ve herkes ürkek, şaşkın birbirine bakıyor. “Ne demek istiyor acaba?.Sermayenin önde gelen temsilcilerinden biri olarak, Sayın Koç.”
11 eylül 2001 de,  ABD’de ikiz kulelerin patlatılmasıyla başlayan yangınla, yeni krizini çözmek için adım atan sistem, o günden bu güne, yana yaka tüm dünyayı sarsmaya devam ediyor. Giderek “Arap Baharı” ile İslam Dünyası’nı bir uçtan tutuşturup, Orta Doğu’yu da sarıp sarmalayan bu sistem krizi, bu  yangın, Suriye’de kaynatılan kazanla, doruğuna yaklaşıyor. Kapitalizm kendi açmazını yeniden aşabilmek için, küçük çatışmalarla cepheler oluşturmaya, sanki büyük çatışmanın hazırlığını yapmaya başladı. Var olanı yok ederek, yeniden var olmanın yolunu açmaya , krizini aşmada bildiği yolu, insanlık için acılı ve ağır maliyetli, yıkılıp yeniden kurulmanın akıl dışı yolunu tutturmaya,  tutmaya çalışıyor.
( Kendini tırnaklarıyla kendini yolarak, ölüp yeniden dirilen kartal misali, Sistem bir yeniden diriliş oyununa başladı bile!..)
Günler geçiyor, gündemler hızla değişiyor.Koç’un haykırışı, düşünmeye vakti olanlara ne ifade etti acaba? Hiç ses çıkmıyor.Kimse bunu konuşmuyor.Her sorunu çatışarak, kavga ederek  güçle çözmeye biçimlenmiş kafalarımız, konuşarak uzlaşmanın, yaratılanları yıkmadan,sistemin sürdürülebilir  yeni evresinin gerçekleştirilebileceğini de görebilirler.
Bu güne kadar, Marx, Engels, Lenin’i, öncesi ve sonrasıyla, tüm “izmleriyle”, ideolojileriyle, izleyicilerinin ve aydınlarının, bu sistemi aşmak  için  belirledikleri , tüm yollar kaçınılmaz olarak, sınıf kavgası yoluna çıkar Bu yollar
da bugüne kadar ağır bedeller ödenerek tüketildi ve de  bitti!!. Ama bu sistem, ulaştığı her son durakta, ölüp ölüp, yeniden dirilmeye  çalışıyor, sanki insanlığın da bu eziyetten, bu insan dışı dünyadan kurtulması için, her defasında kan revan içinde bıraktığı bizlere, sağduyusunu yitirmemiş Temsicilerinin ağzından haykırıyor!. Yüzlerce yıldır sürdürdüğümüz sınıf mücadelelerinde ,yatayına- dikeyine iş bölümleri ve güç hiyerarşilerinde kaçınılmaz olarak parçalanmış olan,birbirine yabancılaşmış olan bizler, giymek zorunda olduğumuz ve kendimizi içinde hapsettiğimiz türlü çeşitli etnik, dinsel ,sosyal vb. kimlik zırhlarında kendimizi, içimizdeki “ İnsanı” yitirdik.
      Bu kaçınılmaz tarihsel serüvende, kendine yabancılaşmış, kısaca insanlıktan çıkmış olan bizler, yolumuzu çizen sistemin çobanlarının ve sözcülerinin kılavuzluğunda, çizilen yollarda, hala yeni kavgalara hazırlanıyoruz..Oysa kaybettiğimiz , yabancılaştığımız, elimizdeki parçalarında bir türlü bütünleyemediğimiz, sağduyusu, vicdanı, aklı ve yaratıcılığıyla kırk bohçanın içinde gizlediğimiz içimizdeki İNSANI,  öncelikle arayıp bulmalı ve keşfetmeliyiz!..Ve de iyice tanımalıyız!..Neden? Çünkü bizim gerçek eşitlik zeminimiz, hepimizin İNSAN oluşumuzdur. Bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran, parçalayan, eşitsiz kılan zırhlarımızla bizleri farklılaştıran , şavaştıran, ve katlettiren her şey, bizim en büyük eksiğimizi gidermek, kendimizi  gerçekten İNSAN kılmak için çıktığımız yolda, ağır bedeller ödeyerek, sabırla oluşturduğumuz, maddi, manevi tüm birikimimizdir. Gerçekte bu güç ilişkileri düzeninde olanlar, olması gerekenlerdir. Ama tüm bunlar artık, bu güne kadar taşıdığımız ilişkiler düzeninde, artık bizi tüketen  yüklerdir. Aşmamız gereken bu zorunluluk duvarının dibinde yavaş yavaş terk etmemiz gereken tarihsel kimliklerimiz ve ilişkilerimizdir.
       Hepimiz biliyoruz ki biz, bu küçük mavi satelit üstünde ilk ayağa kalktığımız günden bu güne kadar, içinde yer aldığımız canlılar dünyasında, en gelişkin bir beyin ile en güçsüz bir bedeninin birbirini bütünlediği bir canlıyız. Bu çelişik ve dengesiz yapımız, yaratıcı gücümüzün dinamizmi ile bizi dengelemiş, İNSANA ÖZGÜ YARATICI GÜCÜMÜZÜ bütünsel dengemizin, sürdürülebilir türsel varoluşumuzun temel dayanağı olarak belirlemiştir.
      Bizler bu dünyada, insan olarak  büyük bir beynin hücreleri gibiyiz. Sanki Dünyamızın Neokorteks’ inin birer parçacığıyız!..
                                              
                                                           ***

                              TANRI  PARÇACIĞI 

Bilim adamları tüm dünyanın ilgisini üzerlerine çekerek, İsviçre’nin Cern kentindeki parçacık hızlandırıcıda düzenledikleri tantanalı deneyle Tanrı parçacığı adını verdikleri Higgs  bozonunu ararlarken, ben de ,bir insan olarak uzun süredir tüm yaşam deneyimim ve bilgi birikimimle üzerinde yoğunlaştığım sorulara cevap arıyordum. Kafamda oluşan yeni sorulara cevap ararken, “insan ve onu bütünleyen dünyasında”, bitip tükenmeyen merakımın dürtüsüyle dolanıyordum. Doğa ve sosyal bilimlerdeki son gelişmelerin ışığında, Kuantum kuramı, Sistem bilimi, İnformasyon kuramı vb. yanında, bana yeni ufuklar açan gecikmiş keşfim, Spinoza üzerinden, insan ve doğa üstüne yeni bir rüzğarla yelken açmaya yönelmiştim. Tam da düşüncelerimi, sorularımı ve verebildiğim cevapları, ilgilenenlerle konuşarak paylaşmaya ve birlikte taş üstüne taş koymaya hazırlandığım bir sırada, bu bozon denen şey, bu tanrı parçacığı kafamı takıldı, aklımı çeldi, gözümün önünde yepyeni bir alan açıldı ve aydınlandı.Bütünlemeğe çalıştığım bakış açımda, insan ve dünyasının oluşturduğu bu yeni puzzl’da, sanki  çok önemli bir parça yerli yerine oturdu.
Berthold Brecht’in “gerçeği dillendirmenin dokuz koşulu”adlı bilinen yazısında belirttiği  , halk dilinde de yer alan “erken ötüp, kellesini yitiren horoz öyküsünde ki gibi, kelleyi koltuğa alarak gerçeği söyleyenlerden biri olan Baruh Spinoza, her şeyi ile gömüldüğü yedi kat yerin dibinden çıkarak, aydınlattığı karanlığa, yeniden ışık tutmakta.
Tanrı doğayla, onun bir parçası olan insan arasındaki bütünlüğü kurarak ve insanı “ Tanrı parçacığı” olarak kavranılır kılarak, bizi, insan kılan yaratıcı gümüzle, kulluktan insanlığa adım attırmaya çabalayan Spinoza’nın ışığı, umarım tüm bozonları aydınlatır.
Yurdaer Erşan                                                                    

yurdaerersan.blogspots.com

Wednesday, March 4, 2015

DÜNYAMIZA MİNAREDEN BAKANLAR

I. bölüm: GÜÇ İLİŞKİLERİ ve GÜÇ KAVGALARI
Temsili demokrasi dünyamızda güç devşirmenin yolları

Öyle bir süreçten geçiyoruz ki, yaşadığımız dünya gerçekliğini , kendi gerçekliği ile bağlantılı ve ona göre tutarlı kılmak isteyen herkes, her güç odağı ve onun  ideologları, kendi ortak çıkar pencerelerinden bakarak bu gerçekliği kavramak ve kavranılır kılmak istiyorlar. Bu zeminde oluşturulup, tanımlamaya ve dayatılmaya çalışılan  türlü çeşitli gerçeklik algıları, ne olup bittiğini anlamaya kavramaya çalışanların zihnini, aklını bulandırarak, insanı, önünü göremeyen , aklını toparlayıp diline dökemeyen, kafadan oltaya çengellenmiş balık gibi, yakalayanın torbaladığı, bir alığa çeviriyorlar.

İçinde yaşadığımız “güç ilişkileri” dünyasında , yüzer gezer olan bizler, ya yakalandığımız torbada keklik ya da oltadan sepete düşen balık gibi, oynanan “temsili demokrasi” oyununda, rol alan güç odaklarının, onların siyasal partilerinin oy tabanına döşeniyoruz, giderek o zeminde kemikleşiyoruz. Tüm hiyerarşik yapılanışıyla üstümüzde yükselen, bizleri oyuna getiren, böylece oyuna katan bu güç odaklarının ilk hedefleri, Partilerini güçlü kılıp, iktidar denen nimeti ele geçirmek, ganimet bildikleri ortak toplumsal gücümüze hükmetme yetkisine sahip olmaktır.

 Bunun için, bulandırdıkları suda balık avlayan siyasal güç odakları, partilerine güç devşirebilmek, ve de oylarını artırabilmek için , toplumu  meşreplerine göre öbek öbek ayrıştırırlar, parça parça birbirine katarlar.Ancak bu yolla devşirebildikleri güçle, oyundaki konumlarını ve rollerini belirleyebilirler.Ya iktidar ya muhalif rolünde, temsil etmek iddiasında oldukları sınıfların , çıkarların, kısaca sınıf kavgasının içinde,  esas görevleri olan, sistemin çarklarının dönmesine hizmet ederler.
Dünden bugüne
Kabaca, dün hayvan güden Çobanların elinde, gücün simgesi olan sopa, insanın hayvanlar üzerindeki iktidarının aracıydı. Gelişim tarihimizin bir döneminde, insan toplumlarınca yaratılan ortak gücü ve becerileri eline geçiren, hatta zorla sahiplenen birileri çıktı ortaya. Daha gelişkin bir belirlemeyle yumuşak ve sert biçimleriyle sahiplendikleri bu güçlere dayanarak bunlar, güç ilişkileri düzenini biçimlendirdiler.Bu yeni düzende, güçlülerin hükmetme, gütme aracına dönüşen ve iktidarlarını, güçlerini temsil ediyordu sopa.
 Giderek sopaları, asaları, köleleri, kulları ve tebaaları ,  sancak ve marşlarıyla,  Efendilerin, Beylerin, Kralların, Sultanların, Şahların, Padişahların vb. düzenlediği güç ilişkileri ve güttükleri bu güçler, onların toplumsal yapılanmalarını, beyliklerini , devletlerini, imparatorluklarını oluşturmuştu.
 Zamanla niteliksel ve niceliksel olarak gelişen ve değişip dönüşen bu güçlerin,  güç ilişkilerinin sonucu, son kullanma tarihi çoktan biten, doğrudan iktidarı temsil eden taçlara, asalara, sopalara ,kul, köle ve tebaaya dayalı bu tür  devlet ve imparatorlukların yerini, sanayi toplumuyla birlikte modern ulus devletler ve onların aygıtları ve sembolleri ve yurttaşlar aldı.En önemlisi toplumun çatışan ve birbirini kıran güçlerinin, sınıflarının yerini, seçtikleri temsilcileriyle ve onlarda temsil ettikleri güçleriyle  uzlaşmalarının ortamı olan meclisleri, parlamentoları vb. yarattılar.Yasama, Yürütme ve Yargı, gücünü birbirinden ayırarak, toplumsal gelişimi sağlıklı bir ortak aklın yönetimine vermek istediler.
O günden  bugüne kadar süren tüm güç ilişkileri dünyasında, büyük kayıplarla da olsa önemli dönüşümler gerçekleştirildi.  Bizlerin oyuyla seçilip, bizlere vekaleten ve bizi temsilen, belirli bir dönem için iktidarı teslim alan bu güçler, toplumsal gücümüze hükmetmenin aygıtı olan, Devlete, Devlet babamıza da vasi oldular.Bu siyasal  güçler, giderek değişen ve dönüşen toplumsal güçleri doğrudan vesayet altında tutan, temsil eden, yeni güçler oldular. Bu güçler, kılavuzları ve temsilcileri oldukları toplumsal güçlerin  gelişimine bağlı olarak, onların güdümünde kendilerine yetersiz gelen yaşam alanlarını , dünyayı kana bulayan kavga dövüşlerle yeniden, yeniden paylaştılar.Paylaşım savaşlarında ağır kayıplar verdiler.Ancak, böylece Gücün yeni hiyerarşisini de , düzenini de kurabildiler.
parsellenen dünyada
Her bir parselde giderek boy atan ulus devlet de, gelişen güçleri ve ilişkileri içinde sopayı, iktidarın gücünü, eline vereceği otoriteyi, bu dünyasal güç hiyerarşisinin yakın gözetimi altında, temsili demokrasi oyununun türlü çeşitli biçimlerinde  belirleyerek, iktidarına oturttu. Sistem, bu ulus devlet güçlerin gelişmişliğine ve ilişkilerine bağlı olarak,yarattığı hiyerarşi içinde, dünyayı birbirine entegre etmek, bütünlemek, kısaca küreselleşmek zorundaydı. Neden ?...Giderek gelişen sistem, ona hükmeden kainatın aklı, bunu dayatıyordu da ondan. Sistemin çıkarlarına bağlı olarak biçimlenmiş bu  ulus devletlerde  sistemin geliştirdiği güçler, yaşadıkları dönüşümler  sonucu, kaplarına sığamaz, var olan ilişkiler ağında yaşamlarını sürdüremez hale geldiler. Güçler arasındaki geçmiş ilişki modellerinin yetersizliği, gelişen insan aklı ve ürünlerince dayatılan yeni ilişkiler düzeninin zorlamaları sonucu, gücün değişim ve dönüşüm süreçlerinde tıkanmalar yaşanmaya başladı. Bunun yarattığı bunalımlar ve yıkıcı krizleri, yeni ve daha gelişkin bir yapılanmanın, daha verimli bir değişim ve dönüşümün sürecinin, “entropi”si daha düşük bir yeniden üretim düzeninin peşine düştüler..

Tüm dünyada, sistemin giderek birbirine entegre ettiği, üretici, yaratıcı güçler, yani insanlar, birbirini boğazlayarak da olsa, düşe kalka da olsa, böylece daha insanca bir dünyada “ İNSAN GİBİ” yaşamanın, yolunu arar oldular.Bu yolu bulmak için ne kadar ağır bedeller ödediklerinin de farkına vardılar.Onları parçalayan Sistemi ve  de kendilerini, yeniden keşfe koyuldular.Küreselleşerek bütünlenen Sistem, aynı süreçte parçaladığı, sınıflara böldüğü insanın da yeniden bütünlenmesinin, gereğini ortaya çıkardı. O’nun  varoluşu ile ilgili tüm alanlarda, karar süreçlerine katılımını, giderek kavranılması gereken bir zorunluluk olarak dayattı.
Dönüp dolaşıp keşfedilen aklın yolu
Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’deki gelişmelerde de artık, bu yaşananların, dayatanların Sistemin değişim ve dönüşüm zorunluluğundan kaynaklandığı açık.  Yaşadığımız bu süreç, Temsili Demokrasi oyununun, bu çok partili Parlamenter düzenini, artık afişten kaldırmayı gündemimize getirdi.
Tüm Dünyada çeşitli, dalgalanmalar ve krizlerle sarsılarak, yol aldığımız bu gemide, oy verirken bile gerçekten söz sahibi olamadığımız, bizi  yönetenlerin saltanatına, bize, toplumumuza verdikleri zararlara, bizlere ağır toplumsal maliyetler   getiren bu baştankara gidişe nasıl bir son verebiliriz? Geleceğimizle ilgili alınacak tüm kararlara, kapsama ve kavrama alanımızı geliştirerek, bilgi birikimimizi artırarak, bizi bütünleyecek bir sosyal yeniden yapılanmanın yolunu nasıl açacağız. Toplum olarak oluşturmamız gerekecek,  ortak kararları, ortak aklı, gerektirdiği hızla, nasıl bir yapılanma içinde gerçekleştirebileceğiz? Bu ortak akla, mümkün olan ortak kararlara göre davranabilecek ve denetlenebilecek, bunları kısa sürede hayata geçirmenin pratiğini yapacak yetenekte, bir yürütmeyi nasıl düzenleyebiliriz ? Yasama, Yürütme ve tüm bu yeni  toplumsal ilişkilerdeki, insan ve toplum yararını gözetecek Yargı arasındaki ilişkileri, nasıl bir yapılanmada düzenlenecek

Dünyada bu yolda yaşanan değişim ve dönüşümler ile ülkenin gerçekliği göz önünde tutularak dikilecek bu elbiseyi toplum nasıl  tasarlayacak, nasıl biçecek ve toplum nasıl, ne zaman giyecek?.
Bunu da, çizilen bu genel perspektife bağlı olarak Ülke somutunda irdelemek, gelecek  ikinci yazının konusu olacak.

Yurdaer Erşan                                                                  18.02.2015