Tuesday, June 30, 2009

Hürriyet

28 Haziran 2009

Yılmaz ÖZDİL


Hatırla Sevgili...

Evren yargılansın mı?Bir patırtı,bir gürültü...
*12 Eylül 1980.O gün doğan, 29 yaşında.10 yaşında olan, 39’unda.
*Kaba hesap, bugün 40’lı yaşlarını süren vatandaşlarımız bile, 12 Eylül öncesinde neler yaşandığını anca anasından-babasından dinlediği kadarıyla biliyor.
*Gerçekleri tarih yazar...Bi de arşiv.
*Girdim arşive...Bugün sizlere "12 Eylül halkın iradesine vurulmuş darbeydi, çok fenaydı, ben demokratım, darbecilere karşıyım, Evren yargılansın" filan diye atıp tutan yüce Türk basını var ya... O arkadaşların 13, 14, 15 Eylül’de neler yazdığını çıkardım. Buyrun...
*"Kenan Evren’in söyledikleri, her hukukçunun başucuna mukaddes kitap gibi asılacak cinsten sözlerdir... Öpüp öpüp başlarına koysunlar."
"Böylesine olumlu, özlenen sonuçları almaya yönelik harekáta destek olmak, milletçe hepimizin görevidir." "Eğer ordu, ihtilali başarmasaydı, başımıza gelecekleri düşünebiliyor musunuz? Hep düşünelim, bin şükredelim."
"Hedef, politikayı değil, çirkinleşen politikacıyı tasfiyedir... Hayırlı olsun."
"Hainlerin, küstahların ve kabadayıların, demokrasiyi yozlaştıran tüm güçlerin hepsi geriye itildi."
"İşçi-işveren ilişkilerinden, köylümüzün efendiliğine, hatta bankalardaki paralarımıza bile güvence getirildi." "12 Eylül bir darbe değildir diyen Orgeneral Kenan Evren’e tamamıyla katılıyoruz. 12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır... Halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür."
"Biz basın olarak, 12 Eylül Harekátı’nın, Latin Amerika’daki askeri dikta rejimlerine benzemediğini Avrupa’ya anlatmalıyız."
"Ümidimiz, harekátın başarı ile neticelenmesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketimizin son şansıdır. "
"El ele, kol kola mutlu günlere gidiyoruz... Düzlüğe çıkıyoruz."
"Sağol Mehmetçik."
*Tek tek isim vermiyorum.Çünkü ilaç için bir tane bile "Evren yanlış yaptı" diyen olmamış... Herkes esas duruşta!
*Adam 90’ına geldi...Bizimkilere cesaret geldi!
*Özetle...
Ne asker darbe yapabilir aslında, ne de dış mihraklar darbeye zemin hazırlayabilir.
*Memleketin başının beladan kurtulmamasının, demokrasinin zırt pırt kesintiye uğramasının tek sebebi var... Gelene ağam, gidene paşam diyen, bu ikiyüzlülük.

Yorum:

Bulunamayan Parmak
Durup dururken, ne asker darbe yapabilir, ne de dış mihraklar darbeye zemin hazırlayabilir.Sistemin yaşanan evresine karakterestiğini veren ilişkilerde dayatan zorunluluklardır bunun temel nedeni. Ama, ikiye parçalanmış insan yaşamında, iktidarın varlığında ve güç ilişkileri zemininde yürüyen sermaye birikim sürecinin arızalanmalara geçici çözümlerdir bu darbeler.Darbelerin tek nedeni ikiyüzlülük olabilir mi? Güç ilşkileri dünyasında, çıkar çatışmalarıyla, kazan kaybet oyunuyla kıran kırana yaşanan bu dünyada, kutupların güç hiyerarşilerinde bu tür iktidar ameliyatlarını, hangi görünmez elin, ne gibi yöntemlerle yaptığı, artık malumu ilan olur.Temennimiz ,Ergenekon adlı kazanda karıştıra karıştıra BELKİ bu el GÖRÜLEBİLİR. Ama her halde,fazla köpürtüp, taşırmazsak, hiç olmazsa parmağını buluruz.

28.06.2009 22:55
YURDAER ERSAN
Referans

Eyüp Can
12 Eylül'e Şili'den bakınca
· 27.06.2009
Her hikâyenin en az iki yüzü vardır; bir görünen bir de görünmeyen.
Türkiye yaklaşık 30 yıl sonra 12 Eylül'ü ve Kenan Evren'in yargılanmasını tartışıyor.
Ben bir an için olsun sizi Şilili diktatör Pinochet'nin ölüm haberi üzerine 3 yıl önce yazdığım bir yazıyla Türkiye'den uzaklaştırmak, 12 Eylül'e Şilili bir arkadaşımın aile hikâyesinden hareketle yakınlaştırmak istiyorum.
Dünya medyası Şili'yi 17 yıl "demir yumruk"la yöneten Augosto Pinochet'nin ölüm haberini, 1973'te yaptığı askeri darbe ve yaşanan katliamlar eşliğinde takdim etti.
Yanlış anlaşılmasın; bu takdime bir itirazım yok.
Fakat fotoğrafın tamamına bakmadan Şili halkının Pinochet'nin ölüm haberi üzerine neden ikiye bölündüğünü anlayamayız.

* * *
Pinochet karşıtları nedense her şeyi 1973 darbesi ile başlatır.
Pinochetseverler ise Birleşik Halk Cephesi adına 1970 yılında iktidara gelen Allende hükümetinin mülkiyet karşıtlığıyla.
2 yıl boyunca Boston'da aynı evi paylaştığım Pako içinse hikâye çok daha karmaşık.
Çünkü sosyalist Allende iktidara geldiğinde 6 yaşında olan Pako tam 1 yıl boyunca babasından haber alamaz.
Aldığında ise gözlerine inanamaz...
Pinochet darbe yaptığında ise 9 yaşındadır ve bu kez işkence korkusuyla annesinin yanında kalamaz.
Sosyalist iktidar babasını perişan eder, askeri darbe annesini!
Aslında Pako'nun hikâyesi sadece bölünmüş bir ailenin değil, aynı zamanda bölünmüş bir ülkenin hikâyesidir.

* * *
Baba şarap bağlarına sahip genç ve hırslı bir işadamı, anne kocasına ve dört çocuğuna rağmen kariyerini sürdüren bir sosyolog.
Baba ne kadar gelenekse anne o kadar modernlik.
Baba ne kadar muhafazakârsa anne o kadar değişimci.
Fakat ne annenin solculuğu ne de babanın sağcılığı, 1970 yılına kadar aile içinde ciddi bir sorun oluşturur.
Nitekim Pako'nun o yıllardan hatırladığı tek gerilim pazar sabahları kilise ayininden sonra üzüm bağında kurulan geniş aile sofrasında yaşanan ve sonu hep kahkahalarla biten tatlı-sert tartışmalar.
Oysa 1970 seçimlerinden sosyalist ve komünistlerin oluşturduğu Halk Cephesi kıl payı birinci parti çıkınca hem Pako'nun ailesi hem de Şili halkı ikiye bölünür.
Anne, dünya tarihinde ilk defa sosyalistlerin seçim yoluyla iktidara gelmesini "bir şans" olarak görüp alkışlar. Baba, komünistlerin kışkırtmasıyla Halk Cephesi'nin Şili'yi Sovyetler Birliği'nin uydusu haline getireceğini, "topraklara el koyacağını" söyleyerek lanetler. Nitekim her iki kehanet de sırasıyla doğru çıkar.

* * *
Allende hükümeti çok köklü bir demokratik reform programı başlatınca tüm dünyada demokratik sol adına bir umut ışığı yanar. İşçiler ve sendikalar güçlenir.
Dünya solu gelişmeleri tıpkı Pako'nun annesi gibi memnuniyetle izler.
Fakat ne zaman ki toprak reformu adı altında mallara el konulur, militan sol gruplar devlet içinde örgütlenir, o zaman kaos başlar.
Yüzlerce yıllık şarap bağlarının ellerinden alınması Pako'nun babasını çileden çıkarır.
Tüm toprak sahipleri gibi o da avazı çıktığı kadar bağırır.
Taa ki bir gün devrimci güvenlik görevlileri tarafından evinden yaka paça alınana kadar.

* * *
Tam bir yıl Pako'nun solcu annesi çalmadık kapı bırakmaz.
Fakat tıpkı diğer toprak sahibi eşleri gibi kocasından haber alamaz.
Bir yıl sonra bir akşamüstü kapı çalınır. Pako 7 yaşındadır.
Açar kapıyı, karşısında duran saçları beyazlamış hırpani adama bakar ve annesine seslenir: "Anne kapıda bir dilenci var!"
Oysa Pako'nun dilenci zannettiği adam bir yıl önce devrimci güvenlik güçlerince götürülen ve bir daha haber alınamayan babasından başkası değildir.
Öyle ki anne bile ilk anda kocasını tanımakta güçlük çeker.
Kapıda bekleyen adam; gözleri yaşlı, çaresizlikten yere yıkılır...

* * *
Sahip olduğu hemen her şeyi kaybeden aile yeniden yaşama sarılır.
Baba, Allende iktidarına karşı açıktan mücadeleye girer.
Anne idealleri ile ailesi arasında sıkışır kalır.
Taa ki 11 Eylül 1973 sabahı General Pinochet, Başkanlık Sarayı'nı bombalayana kadar.
Bu kez askeri darbe adına komünist avı başlar.
Ne ironiktir ki Pinochet'nin zulmünden kaçan birçok aydın Pakoların evinde saklanır.
Çünkü tam bir Pinochet yanlısı olan babasından dolayı Pakoların evi asla aranmaz.
Pako'nun annesi kocasından gizli solcu arkadaşlarını, bir zamanlar Allende'nin el koyduğu bağ evlerinde saklar.
Yüzlerce Şilili solcu aydın bu sayede kurtulur.
Fakat Pako'nun babası bir gün gerçeği öğrenir ve evlilikleri pratikte o gün biter.
Pratikte diyorum çünkü Katolik Şili'de resmen boşanmak yasaktır.
Bu yüzden tam 30 yıl Pako bölünmüş bir ailenin ve ülkenin kucağında, 1970-73 arası şahit olduğu acıların gölgesinde yaşar.

* * *
Yaşananlara bir annesinin bir de babasının gözünden tanıklık eder.
Her babasının yanına gidişte Pinochet'nin Şili'yi nasıl Latin Amerika'nın en liberal ekonomisi yaptığını dinler; annesinin yanında özgürlüklerin yerle bir edildiğini!
İşin kötüsü ailesi ve ülkesi Pinochet'nin ölüm haberiyle ikiye bölünmüşken bile Pako hâlâ hem annesine hem de babasına hak verir.
Dedim ya "Her hikâyenin bir görünen bir de görünmeyen yüzü vardır."
Pako için bu hikâyede görünmeyen bir şey yok, o devrimin ve darbenin iki yüzünü de gördü. Devrimi annesi, darbeyi babası kadar sevdi.
Pinochet'nin öldüğü gün önce babasını aradı "başsağlığı" diledi, sonra annesini aradı "geçmiş olsun" dedi.
12 Eylül'e bir de bu gözle bakın istedim.

Yorum:
·29.06.2009 12

12 EYLÜLE, NEREDEN BAKARSANIZ BAKIN ...

Sayın E.Can, 12 Eylüle hala Şile'den bakanlara, Şili'den bakarak, o güzel anlatımınızla ateşin yaktığı yerlerde yaşananın iki yüzünü de, göstermeye çalışmışsınız. Tıpkı kutuplu, sınıflı dünya gibi, parçalanmış dünyalarında, birlikte yaşayan insanların yaşadıklarının, görünen ve anlatılanın ötesindeki, görünmeyenine değinmeğe belki de gerek duymadınız. Bizde ki Paco'larda, tıpkı Pako gibi yaşanan gerçekliğin beyin yarılması içinde.
30 yıl sonra, 12 Eylülü ve Kenan Evren'in yargılanmasını tartışmak, hayırlara vesiledir. Çünkü, sistemin yepyeni bir evreye yöneldiği ve insanı, artık gerçek yerine, sistemin odağına oturtmaya yöneldiği bir evrede biz, konuşamadığımız, tartışamadığımız ve yerli yerine oturtamadığımız geçmişimizi irdelemek, tüm çıplaklığı ile bilmek zorundayız.
Sistemin güç ilişkileri evresinde, dünyamızda yaşananları belirleyen güç odakları, güçlerin iktidar ve çıkar kavgaları, devrimler ve darbelerle kısaltılan yollar ve de karşılığında insanın ödediği bedeller; bunların hepsi, tüm kavranabilir nedenleriyle, yarınını kurmaya yönelen insanın bilgi ve bilincine yansıması gereken gerçekliklerdir.
Bütün mesele, yaşanan gerçeklikler hakkında bir hüküm verme süreci olan, yargılamaların açık, bütün yönleriyle irdelenebilir olmasıdır. İntikam duygularıyla, aydınlanması gereken görülemeyenin, görülmesinin engellenmemesidir.
Bizlerin beyninde ve vicdanında oluşacak kararlar, bizler için mahkemelerinkinden çok daha önemli ve gereklidir. Yeterki açık açık tartışabilelim, yarınlarımız için. Her hikâyenin en az iki yüzü vardır; bir görünen bir de görünmeyen.Türkiye yaklaşık 30 yıl sonra 12 Eylül'ü ve Kenan Evren'in yargılanmasını tar...

yurdaer erşan

Friday, June 12, 2009

Radikal
Ekonomi
12/6/2009

Krizlerin temel nedeni

MAHFİ
EĞİLMEZ

Kapitalizmin bir ekonomik sistem olarak ortaya çıkışını sanayi devrimine bağlarsak aşağı yukarı iki yüzyılı kapsayan bu geçmişe baktığımızda üç kriz dikkati çekiyor. İlk kriz ‘Uzun Depresyon’ adıyla anılan ve 1873’de başlayıp Birinci Dünya Savaşına kadar varan krizdir. Viyana Borsası’nın çöküşüyle çıkan panik kısa sürede bir sistem krizine dönüştü. Ekonomi tarihi yorumcularının önemli bir bölümü krizin çıkış nedeninin temelinde Fransa Prusya savaşının ertesinde Fransa’nın Almanya’ya ödemek zorunda kaldığı büyük savaş tazminatının rol oynadığını öne sürüyor. Bazı yorumcular krizin ABD’yi de etkilemesini iç savaştan sonra izlenen altına bağlı sıkı para politikasına bağlarken, Monetaristler krizin kökeninde o dönemde paranın değerini belirleyen altın miktarında yaşanan kıtlık olduğu görüşünü savunuyorlar.
Ben ise merkantilizmden kapitalizme geçiş sırasında ihmal edilmiş kural değişiklileri ve değiştirilmemiş denetim altyapısının bu krizin temel nedeni olabileceğini düşünüyorum.
İkinci kriz ‘Büyük Bunalım’ ya da ‘Büyük Depresyon’ adıyla anılan ve 1929 yılında başlayıp 1935’e kadar süren krizdir. Birinci dünya savaşına girilirken ülkelerin çoğu altın standardı denilen bir para sistemine sahipti. Kâğıt para, altın karşılığı olarak basılıyor ve dolayısıyla döviz kuru da altın kuru üzerinden oluşuyordu. Dünya savaşı çıktıktan sonra paraya şiddetle ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri altın standardını terk ederek karşılıksız para basmaya başladılar. Avrupa ülkelerinin paralarının karşılıksız kalması ve enflasyonun hızlanması yatırımcıların paralarını ve altınlarını, altın karşılığı para basmayı sürdüren ABD’nin bankalarına yollamalarına ve bu gelişim de New York’un dünya finans merkezi unvanını Londra’nın elinden almasına yol açtı. Bu dönemde dünyadaki altın servetinin aşağı yukarı yüzde 40’ı ABD’de toplanmıştı. ABD’de biriken bu büyük servet müthiş bir ekonomik sıçramaya yol açtı. Değerler şişmeye, balonlar oluşmaya başladı. Borsada değerler astronomik hızlarla yükseldi. Herkes varını yoğunu bu alanlara yatırmaya başladı. Hükümetler altın girişini özendirmek için altın standardını sürdürdüler ve deflasyonist politikalar izlediler. Bu politikalar sonucunda fiyatların düşüşü nedeniyle ekonomik faaliyetler gerilemeye başladı. Bu gelişimin devamı sonucunda 24 Ekim 1929’da ekonomi tarihine ‘Kara Perşembe’ olarak geçen seanslarda borsa tam anlamıyla çöktü. Bir gün içinde borsada 4 milyar doların üzerinde kayıp yaşandı ve çöküş, kısa sürede dünyaya yayıldı. Canlanmanın ilk sonuçlarının alınmaya başlandığı sıralarda II. Dünya Savaşı çıktı. Kapitalizmin finansal kapitalizm aşamasına geçişinin yarattığı değişime kuralların ve denetim sisteminin uydurulamamış olması bence bu krizin nedenleri arasında en başta geliyor.
Üçüncü büyük kriz içinde yaşadığımız ‘Küresel Finans Krizi’dir. Her ne kadar ilk aşamada finans sözcüğü de işin içine katılmış olsa da gelinen noktada konu finans krizi olmaktan çıkmış bir ekonomik krize dönüşmüş görünüyor. Bu krizin çıkışı büyük ölçüde emlak fiyatlarının mortgage kredileriyle şişirilmesine ve çoğunluğu bu tür değerlere dayalı kâğıtların satılmasına dayanmakla birlikte bence asıl neden ilk iki krizle aynı nedendir. Kapitalizmin bir başka büyük dönüşüm olan küreselleşmeye geçişi sırasında kuralların ve denetim sisteminin bu dönüşüme uydurulamaması krizin altyapısını hazırlayan nedendir. Bu üç krizi bir arada incelediğimizde görüyoruz ki ekonomik krizler genellikle sistemik dönüşümlerin olduğu dönemlere rastlıyor. Yani sistem merkantilizmden kapitalizme, oradan finansal kapitalizme ve en sonunda da küresel kapitalizme dönerken mevcut kurallar ve denetim yöntemleri yetersiz kalmaya başlıyor. Bu tür büyük dönüşümlerin altyapısını önceden hazırlamak yerine krizden sonra geriye dönüp kuralları ve denetim sistemini düzeltiyoruz.



Yorum:

İPİMİZİ YANLIŞ YERE BAĞLARSAK!...

İpi yanlış yere bağlarsak, bir sistemin krizlerini de ancak görünenleriyle değerlendirebiliriz.Sistemden kastım, genel mübadele ilişkileri sistemidir. Tüm varoluşu bu ilişkiler bütününde kurgulayamazsanız ve bu sistemin tarihsel bir evresi olarak kapitalizmi belirleyemezseniz, ne kapitalizmi ne de, içinde yer aldığı genel mübadele ilişkileri sistemini, yerli yerine oturtamazsınız. İpinizi, bir ekonomik sistem olarak, sanayi devrimiyle ortaya çıktığını kabul ettiğiniz kapitalizme bağlayarak, ne krizlerin esas nedenini, ne de, bu krizlerde paranın belirleyici rolünü anlatabilir, kavratabilirsiniz. Burada, uzun uzun genel mübadele ilişkilerini, bunun içinde yer alan sermaye birikim sürecinin karakterize ettiği kapitalizmi, sanayi devrimiyle başlayan kitlesel üretimi, üretimi sorun olmaktan çıkaran teknolojik gelişimi ve tüm bu süreçlerin motoru olan, evrensel eşdeğer paranın metamorfozunu ve başat rolünü anlatmak mümkün değildir.
Ama, şu gerçek artık görülmek zorunda.İnsanlar arası zorunlu mübadele gereksiniminin keşfettirdiği, mübadele aracı para, kendini posttan, kabuktan, metalden, altına bağlı kağıttan kurtarıp, kılığını ikincil kılarak, elektronik kimliğiyle kayıtlara düştü. Hesaplarımızdaki sayılardan sıyrılıp, ete kemiğe bürünen ve reel dünyamızı kuran para, hala insan için tek ve asli kimliğine, “Dünya parası” olma kimliğine kavuşamadı. Ulusal kimliğiyle, yerel krizler yaşattı. Uluslararası reserve para kimliğiyle, ulusuna can kattı, diğerlerinin çanına da krizleriyle ot tıktı.
Ama çağdaş mübadele ilişkilerinin, küreselleşmesinin önünü açtı. İnsanın, sistemin odağındaki konumunu, yaşattığı krizlerle, bizlere bir kere daha hatırlattı. Çünkü tüm bu sistemsel yapı, insanın sosyal bir varlık olarak gelişiminin ve gerçekten insan olarak varoluşunun, ortak zeminini yaratmamızı mümkün kılan tek yapılanmadır. İnsanın güçlerini parçalayan ve yeniden onu yaratıcı-üretici gücü odaklı bütünlenmeye yönelten sistemin, bu bütünlükte algılanıp, kavranılmayışının krizi beyinlerde de yaşanmaktadır.
Sistemin reel dünyada yaşattığı üç önemli kriz, esas krizleri gibi algılanırken, onun yapısal ve bu krizlere yol açan temel sorunu göz ardı edildi.Üretim ile tüketim arasındaki kopukluk, dengesizlik ve bunların yarattığı krizler sonucu, sistem ağır bedellerle rektifiye edilmek zorunda kalındı. Öte yandan, işsiz-parasız bıraktıklarıyla, gerçekleşemeyen tüketim, sermayenin dönüşüm sorunlarını ateşledi.Tüketemez insanlar bir yanda, üretilen mallar bir yanda, sermaye, spekülatörlerin cebinde ve bankalarda, sistem ise nefessiz kaldı. Her seferinde olduğu gibi, matbaalar yeniden çalıştı, paralar basıldı. Hep aynı oyunun, yeni bir devresi başladı.Kaybet –kazan!.
Sistem, artık yapısal bir dönüşümü gündeme taşımışken, gerçek bir serbest piyasanın koşullarını oluşturmuşken, bunların ne olduğu tartışılabilir olmalıydı.Oyun olmayan kazan –kazanın ne olduğu konuşulabilmeliydi.Parçalanan ve bugün giderek bütünlenme yoluna giren insan artık tanımlanabilmeliydi. Ama iplerini “bir ekonomik sistem olarak kapitalizm”e bağlayanların, aynı oyunun yeni bir devresine soyunanların, yaşanan dünyanın görünen, gösterilen gerçekliğini aşmaları çok, hem de çok zor.
Yurdaer Erşan
Radikal



Ekonomi
10/6/2009
Erdoğan paketi açıkladı: 120 bin işsize 6 ay toplumsal iş


HALKIMIZIN CEBİNDE PARASI VAR!


Muhaliflerini, yönetimde ki beceriksizleri, “dağda üç koyun gütmemişlik”le kınayan, insanları koyun gibi gütmeyi hala bir meziyet sayan ve bunu, günümüzün incelmiş tekniklerini oldukça iyi kullanarak becerenler, şimdi de yaşanan krizin giderek ağırlaşan faturasını, güttüklerine yüklemenin yollarını dillendiriyorlar. “Onların cebinde parası var, çekin pazara tüketsinler paraları” ve de varsın tükensinler, demek istiyorlar.



Her şeyi bilenler, teğet geçti diyenler, bilmiyorlar mı ki bu kriz, sistemin yapısal, dönemsel krizlerinin en derinlerinden biri. Ceplerdeki paraları tükettirmekle krize çare bulunmaz.Kredi kartlarıyla insanlar kalan geleceklerini de yeseler de bu iş doğrulmaz, krize çare olmaz. Sistemin hegemonu başladı bile, FED’in darphanelerini çalıştırmaya. Tüketene, tükettirene,borç, hibe para saçmaya. ABD, becerikli yönetimiyle, durumu fırsat bilip, dün altından ipini koparttığı yeşil dolarlarını, gırtlağına kadar yutmuş olan toplumların boğazına, bu sefer de yeni baskı dolarları dayayacak ve gene işi götürecek.



Ama görünen ve bilinen o ki, bu yolla da krizler atlatılmayacak. Bizi tüketecek, tüketicileri tüketecek, krizleriyle bu sistem. ABD, hegemonu olduğu sistemin krizini belki bu seferde geçiştirecek.Onun işi kolay, kesilecek faturada, nasıl olsa bizlerin adresine çıkacak. Bu oyun ilk defa oynanmıyor ki! Güç ilişkileri dünyasının bilinen kumarı, kazan-kaybet oyunu. Güçlüleri kazandığı, güçsüzlerin kaybettiği, bilenlerin kazandığı, bilmeyenlerin kaybettiği, bir oyun bu. Silah gibi, para gibi, bilgi de bir güç, sahip olanlar için. İNSAN’ın, ona özgü tek gücü, aklı ve bilgisi. Ama onlara sahip olabilirse, olacak zamanı, zemini bulabilirse ve de bunları diğer insan gibi yaşamak isteyenlerle paylaşabilirse. Bilgiyle çoşan, insanın yaratıcı gücü, insanı insan kılan tek güctür. Sistem tüm krizleriyle bunun önünün açılmasını ve insandaki üretici, yaratıcı güçle, tüketici gücünün dengeli bütünlüğünün önündeki, kendiliğinden kalkması mümkün olmayan engellerin kaldırılmasını istiyor. Tüm bu birikim süreci bunu hazırlamıyor mu?Ama koyun gibi insan gütmeyi bilenlerin ve bunu sürdürmek isteyenlerin hayali ve işi değil bu.Onlar bildikleri, anladıkları reel’in gereklerini yapmak istiyorlar. Öylece var oldukları konumda ve dünyada, kalmak istiyorlar.Amave gerçekten insan gibi yaşamak bu mu diye bir soruyu merak edipte kendilerine sormak istemiyorlar. Bütün tasavvur dünyaları da reel dünyanın muhafazası ile sınırlı. Onlar için krizler, varlıklarını sürdürmek,geliştirmek için yeni fırsatlar sunuyor. Ve gerçekten krizler bunları, teğet geçiyor!.

Yurdaer Erşan

Saturday, June 6, 2009

Cumhuriyet

İlkin: Türkiye, başkasının sesi değil

Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Baki İlkin, Türkiye'nin BM Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) "Türkiye'nin sesi olmak üzere girdiğini, başkasının sesi olarak girmediğini" belirtti.

New York - Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Baki İlkin, Türkiye için en önemli konulardan birinin Irak olduğunu belirterek, BMGK'da 18 Haziranda düzenlenecek, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun başkanlık yapmasının beklendiği Irak toplantısında, "Irak'ın geleceği, toprak bütünlüğü konusunda Irak'a bazı cesaret verici mesajlar vermek istediklerini" söyledi.
İlkin, Türkiye'nin 1 Haziran'dan itibaren BM Güvenlik Konseyi (BMGK) başkanlığını üstlenmesi dolayısıyla Türkevi'nde bir araya geldiği Türk gazetecilerin, BMGK'nın gündeminde bulunan konularla ilgili sorularını yanıtladı.
Türkiye'nin BMGK başkanlığında, konseyin gündemindeki tüm konularla ilgilendiğini belirten İlkin, bir soru üzerine, Türkiye'nin öncelikli dış politikaları kapsamında, bu ay BMGK'nın gündemine, Gürcistan'daki BM gücü, Kosova, Irak, Afganistan gibi, Türkiye'nin yakın çevresindeki konuların geleceğini ve bu konuların zaten Türkiye'nin her an gündeminde olduğunu kaydetti.
Büyükelçi İlkin, bir başka soruya karşılık, Türkiye'nin diğer BMGK ülkeleriyle görüş alışverişinde bulunduğunu, görüşlerinin bazı konularda örtüştüğünü, bazı konularda farklı olduğunu düşündüğünü belirterek, şöyle devam etti: "Türkiye BMGK'ya Türkiye'nin sesi olmak üzere girdi, başkasının sesi olarak girmedi. Bunu başından beri yöneticilerimiz de, bakanlarımız da söyledi. Biz ne doğruysa, neyin doğru olduğuna inanıyorsak onu savunuyoruz ve saygınlığımızı muhafaza edebilmemiz de bununla irtibatlı."
Büyükelçi İlkin, BMGK'da 5 aydır yer alan Türkiye'nin inandığını söylediğini, verdiği sözün arkasında durduğunu ve bunu BM'de herkesin bildiğini ifade ederek, Türkiye'nin BMGK'daki bu tutumunu devam ettireceğini vurguladı.
"Başkasının adına konuşacak değiliz, biz orada bir tek Türkiye adına konuşuruz" diyen İlkin, Türkiye'nin belli konularda belli politikaları bulunduğunu ve kendisinin görevinin de bunları uygulamak olduğunu belirtti.
Büyükelçi İlkin, bir soru üzerine, gelecek yıl Türkiye'nin yine BMGK dönem başkanlığı yapmasının beklendiğini de kaydetti.

Kıbrıs
Büyükelçi İlkin, Kıbrıs'la ilgili soru üzerine, BMGK'ya bu ay Kıbrıs konusunun gelmeyeceğini, çünkü bu konunun geçen hafta görüşüldüğünü ve bir karar alındığını anımsattı.
BM'nin Kıbrıs barış gücünün (UNFICYP) bölgeye 1963'te gönderildiğini, Türkiye'nin ise en son 1961'de BMGK üyesi olduğunu hatırlatan İlkin, Türkiye'nin, BMGK'da Kıbrıs meselesinin görüşülmesi sırasında ilk kez geçen cuma günü yer aldığını belirtti.
Büyükelçi İlkin, "Biz hiçbir zaman Kıbrıs konusu görüşülürken Güvenlik Konseyi'nin bir üyesi olarak katkıda bulunamamıştık" dedi.
Türkiye'nin çıkan karara olumsuz oy verdiğini anımsatan İlkin, "Kararda sanki (adada tek bir hükümet ve devlet var, o da Rum hükümetidir) anlayışı var, bunun sonucu olarak da KKTC'nin UNFICYP'in görev yapması için resmen onayının alınmadığını", buna itiraz ettiklerini kaydetti.
Büyükelçi İlkin, Kıbrıs konusunda bir hareketlilik beklenip beklenmediğiyle ilgili soru üzerine ise Kıbrıs konusunda esas sözün KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'a ait olduğunu, Talat'ın çözümden yana bir tutum sergilediğini belirtti.
İlkin, "Ortada bir fırsat var, umarım Rum yönetimi bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirir. İki tarafı da tatmin edecek, iki tarafın siyasi eşitliğine dayalı bir çözümü kabul eder. Bir fırsat penceresi doğdu, Kıbrıslı Rumların bunu çok iyi değerlendirmeleri lazım, 2004'te yaptıkları hatayı bir daha yapmamaları lazım" diye konuştu.
BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun'un Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer'ın gayret içerisinde olduğunu ifade eden Büyükelçi İlkin, Downer'ın hep "ihtiyatlı bir iyimserlik" içinde olduğunu söylediğini de anımsattı.

Irak toplantısı
İlkin, BMGK'da 18 Haziran'da düzenlenecek Irak toplantısıyla ilgili soru üzerine de Türkiye için en önemli konulardan birinin Irak olduğunu, bu ülkenin geleceği, toprak bütünlüğü konusunda, BMGK üyesi olarak Irak'a bazı cesaret verici mesajlar vermek istediklerini söyledi.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun da bu nedenle Irak toplantısına başkanlık etmeyi tercih ettiğini ifade eden Büyükelçi İlkin, Irak dışişleri bakanının da toplantıya katılabileceğini, katılmasa bile Bakan Davutoğlu'nun o toplantıya gelmek istediğini kaydetti.
İlkin şöyle konuştu: "(BMGK'yı) Irak'a ve Irak konusunda uluslararası topluma vermek istediğimiz mesajların verilebileceği en iyi yer ve ortam olarak görüyoruz. Toplantı, Türkiye'nin Irak'ın bütünlüğüne, geleceğine, birliğine verdiği önemi BMGK'da dile getirmesi imkanını verecek."
Büyükelçi İlkin, toplantının genel bir değerlendirme toplantısı olduğunu da vurguladı.

Gürcistan'daki BM gücü
İlkin, Gürcistan konusundaki soru üzerine, geçen yaz bölgede çıkan çatışmalardan sonra oradaki BM gözlemci gücünün hangi sıfatla ve hangi şartlarla görevine devam edebileceği konusunun ortaya çıktığını ve Genel Sekreter Ban Ki-mun'un BM'nin Gürcistan'daki varlığının bundan sonra nasıl olacağı konusunda bir rapor yayımladığını belirtti.
Rusya, ABD ve "Gürcistan'ın dostları grubu" ülkelerinin bir karar tasarısı üzerinde çalıştıklarını bildiren İlkin, karar tasarısının kabul edileceğini umduklarını, çünkü oradaki
BM gözlemci gücünün görev süresinin 15 Haziranda sona ereceğini söyledi.
Türkiye'nin Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü desteklediğini belirten İlkin, Türkiye'nin, bölgede yeniden gerginlik ve çatışma çıkmasını kesinlikle istemediğini kaydetti.
Büyükelçi İlkin, BM gözlemcilerinin bölgede bulunmasının yeni bir çatışma ihtimalini çok azaltacağını ifade ederek, BM gücünün bölgede bulunmaması durumunda Güney Osetya, Abhazya, Rusya birliklerinin Gürcü birlikleriyle yine karşı karşıya gelebileceklerini söyledi.
Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi İlkin, Türkiye'nin bu çerçevede Gürcistan'daki BM gücünün mevcudiyetini devam ettirmesini istediğini belirtti.

3 Haziran 2009

Yorum:

TÜRKİYENİN SESİ

Dünyanın kendisi, bir sistemin parçası olduğu gibi, üzerinde varolan herşey de, birbirleriyle ilişkilerinde birer sistemsel yapılanmadır. İnsanın içinde yer aldığı ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel vb.tüm yapılanmalar da bir sistemsel bütünlüktür. Her sistemsel yapılanmada belirleyici olan hegemon güçtür.İçinde yer aldığımız ekonomik yapılanmayı bütünüyle içeren sistemsel yapılanmada da belirleyici olan, hegemonyasını sürdüren güçtür.Bu güç ilişkileri düzeninde, tüm güç odaklarının olduğu gibi bizim de sesimizi belirleyen bu hegemon güçtür. Güçler hiyerarşisi içinde yer aldığımız blokta, stratejik ortaklarımıza akortludur sesimiz. Onlarla ortak çıkarların sesidir sesimiz.Aksi olamaz.Olursa da, o güç blokunda yerimiz olmaz. Güç ilişkilerinin reel dünyasının gerçeği budur.Ama, yepyeni bir evreye giren, odağında insana yere vermek zorunda olan, krizlerle insanlara, toplumlara ağır bedeller ödeten ve böylece kısa sürelerle kendini yenileyen, onaran sistemin, artık onu zorlayan yapısal sorunlarıyla trak dediğinin farkında olmalıyız. Bugün, yepyeni bir evrenin eşiğinde olduğumuzu kavrayabilirsek, sesimiz değişir.Bloklardan birine akortlu bir ses olmaktan çıkar ve kendi sesimiz olur. İnsan olarak kendimize, toplumumuza, dünyaya ve geleceğe, sistemin dayattığı yepyeni bir vizyonla bakabilirsek eğer, sesimiz yankı bulur.Sistem, özel ve özgün sesleriyle diyalog içinde olan insanların, toplumların ve de insan gibi yaşamak isteyen herkesin, birlikte yaratmaya koyulduğu, insanca yaşanır bir dünyanın motoru olur.

yurdaer erşan