Sunday, December 20, 2009

Radikal

Açılım, 'hücre'den 'açık hava'ya çıkarken...

AÇILIM, SAÇILIRKEN!.. 19.12.2009

Elbette, bu saçılımın neresinden dönülebilirse dönülmelidir. Bu, kullanılan aklın, hiç olmazsa, “a”sını kurtarmaktır. Küreselleşen bir sistemin, ulaştığı çok yönlü birikim süreçlerinin sonunda, bugün bizleri getirip kapısına dayattığı, yeni evresini algılayıp, tanımadan attığımız her adım, ağır bedelli saçılım olur.
Sistemin önümüze koyduğu, zorunlu değişim ve dönüşümleri, kavramadan, dünden bugünlere, güdülerimize dayanarak, kat ettiğimiz yollara, ödediğimiz bedellerin, bilincinde olmadan, sezgilere dayanan, ortalama aklımızla, ancak kargaşa ve karmaşa yaratırız. Kraliçeyi ve arıları ürkütmeden, kovandan bal alan, arıcının önerileri de, dünün dünyası için geçerliydi. Hayvanlar dünyasından örneklerle, yaşamımızı düzenleyenlerin anlatıları, sistemin artık, , ağırlıklı olarak güdülerin yönlendirdiği sermayenin aklına değil, insan odaklı olması gereken, insanın ortak aklına dayanmalıdır.
İnsanı, kendisini gerçekten insan kılmak için kafesleyen, sistemin bugüne kadar gelen ve kaçınılmaz olarak yaşanan birikim sürecinin, kapitalist evresinin, veda çanları çalıyor. İnsanın kendisini kafeslerinden kurtaracağı, bu yeni evrenin anayolu DEMOKRATİKLEŞME DEĞİL DE NEDİR?..Demokratikleşme süreci de, tüm bu gerçekliklerin farkına varan, giderek sistemi ve insanı, kafeslerinden kurtarabildiği aklıyla yeniden keşfedenlerin ortak aklıyla başlayabilecektir. Yurdaer Erşan
Radikal

Kürtlere akıl vermeyi bıraksak...

Artık birbirimizle akıl alıp vermeyi öğrenelim!.. 19.12.2009

İpleri, meclis kürsülerinden atarak, yada elden ele dolaştırıp birilerinin eline vererek, başlanan ve sürdürülmeye çalışılan, sözüm ona demokratik açılım, böyle saçılır.Ama önemli olan, atılan her adımdan sonra, olan biteni sağlıklı teşhis etmek, yeni akıllar verme yerine, sağlıklı bir akıl alış verişi ortamı yaratarak, aklımızı, ortalama aklın mengenesinden kurtarmaktır.Sanırım öncelikle, yapılmak istenenin adını iyi koymak, tanımını doğru, dürüst yapmak gerekir. Toplumu parçalara ayırıp, karşı karşıya getirerek, hakları, gaklayanlara saçarak, çatışma ve provakasyon ortamları yaratarak, bir süreç akıldışına, ancak böyle çekilir.
B u deneyimden sonra, durumun çok yönlü tartışılması, demokratikleşme sürecinin zorunlu kıldığı ortak aklın yaratılması ve işlerliğinin sağlanması yolunun aydınlatılması ve zorunlu adımların atılması gereklidir.Parça parça açılımlarla, ipi elinde tutma telaşının yarattığı gerilim ve başarısızlıklarla, akılsız bedeller ödenerek, bu yol alınmaz.
Demokratikleşme denen sürecin doğasının dayattığı katılımın, iletişimin, diyaloğun, vb. önündeki tüm engeller, ortak karar süreçlerinde temizlenmelidir. Öncelikle, küreselleşen sistemin, sermaye merkezli değil, insan merkezli yeni evresinin, ne anlama geldiğini, birlikte iyice kavramalıyız. Eğer onun, DAYATAN BU ZORUNLU EVRESİNİN, gündemimize getirdiği, tüm alanları kucaklayan, demokratikleşme süreçlerini dengeli ve zorunlu bütünlüğü içinde işletemezsek, yaptığımız her hata, bumerang gibi dönüp başımıza ve şaşan aklımıza vuracaktır. O ölçüde bedeli ağır olsa da, bu zorunluluğu aşmada, insanların ortak aklı, doğru yolu bulacaktır. Yurdaer Erşan
Radikal

Bir OHAL masalı

O HALDEN BU HALE, BU HALDEN O HALE 19.12.2009
Yaşadığımız günlerin gerçekliğini, masallarda aramak, masallarla anlatmak masallarla korkutulduğumuz, masallarla avutulduğumuz, çocukluk günlerimi anımsattı bana. Bugün, okunan masalların arkasındaki gerçekliği, algılayıp kavrayabilecek, bir bilgi birikim düzeyine geldik. Bilimsel algılayış ve kavrayışımızda, açılan yepyeni ufuklar, daha tutarlı öngörülerde bulunma olanağını da, sunuyor bizlere.
Zorunluluklarla, olasılıklar arasındaki bağı, olan ile olması gereken arasındaki rolümüzü, olasılıklar dünyasında gerçekleşmesi gerekeni belirleme de parçanın değil, bütünün çıkarlarını, gözetmenin gereğini ve insanal erdemini, kavrayacak birikimlere de, ulaştırdı, sistem bizi. Bu birikimleri, paylaşabilmenin ve dolaysiyle demokratikleşerek, dünyamızın giderek yaratıcı, üretici bireyler dünyası, olabilmesinin potansiyellerini de, somutlaştırmaya başladı.
Eğer, içinde yaşadığımız, krizleriyle bizleri yıkımlara uğratarak, kendini yenileyen sistemin, dayattığı yeni evreyi, aklımızı geçmişin prangalarından kurtararak ve gözlerimizi ideolojilerin kör kıldığı perdelerden arındırarak, kavrayabiliriz.Sistemin yarınlarını da, OLUŞTURABİLECEĞİMİZ YENİ BİLİMSEL temellere dayanarak,algılayabiliriz. Küresel sistemin, bizleri, insanca yaşanabilir bir dünyayı kurmaya yöneltecek potansiyellerinin de, farkına varabiliriz.
Bütün sorun, bizleri aydınlatacak, aydınlığını paylaşacak, aydınlarımızın, kör kandillerini söndürüp, spotlarını yakmaları ve aydınlığını paylaşabilmelerine bağlı. Kandilli klavuzlarla yol alma çağı bitti. Demokratikleşme sürecine, kandille bakarsak, olması gerekeni açılım, saçılım gibi görürüz, o halden, bu hale geçemeyiz..
Yurdaer Erşan
Radikal
Gül bahçesi mi umuyordunuz?

GÜL BAHÇESİ UMMUYORUZ AMA. 18.12.2009
Elbette, bir şeyi açmak kolay değil. Hele hele hiç bilmediğin bir kapıyı açmak, hiç kolay değil!. Arkasından ne çıkar? Nereden bileceksin.Hele, demokratik açılım yolunu açanlar,ya demokratikleşmeyi bilmiyorlar yada, gerçekten toplumun psikolojisiyle oynuyorlar, bizi teslim almak mı, istiyorlar? Oysa bizler, zaten bu sistemin, yöneten, yönetilen ilişkisinin tarihsel zorunluluğu nedeniyle, dünya kurulalı beri, karşılıklı birbirimize teslim olmuşuz. Alındığımız, kırıldığımız, yıldığımız bir şey yok. Ama, bu kadar uzun bir tarihsel yolculukta, giderek gözü açılan, yaşanan gerçekliği, bitaraf olarak değil de, gerçekten arafta durarak, kavrayanımız yok mu, içimizde?
Elbette, ağrısız doğum olmaz. Dikensiz gül bahçesi, hiç mi hiç, olmaz..Güç ilişkilerinin, çıkar kavgalarının bugüne kadar biçimlendirdiği dünyamızda, atılan her adımda, açılan her kapının arkasında, her açılım ve saçılımda, kimin ne çıkarı var, neyi kazanıp, neyi kaybedeceğimizin korku ve endişesi, çok doğaldır. Hala dünyada, kazan kaybet oyunu oynanıyor.Hepimizin kazanacağı kapıları açmaya, açılımlara, kazan kazan denen, oyun olmayan oyunlara, hala başlamadık. Başlayamayız da. Çünkü, bu oyun hep beraber oynayacağımız, dünyamızı tüm insanlar için, onları kucaklayan tüm doğalarıyla, yaşanır kılma oyunudur. Demokratikleşme de, bu oyunun hep birlikte atacağımız ilk adımıdır.İnsanın ve sistemin kavranmasına yarayan, bu güne kadar kafalarımıza kazınmış, tüm paradigmaları, kavramları, aşmadan, ezberlerimizi bozmadan, bu adımları atamayız. Birbirimizi kandırmayalım ve korkutup oyalamayalım.
Yola mümkün olan birliktelikle çıkalım. Virajları da, birlikte dönelim.
Yurdaer Erşan

Wednesday, August 26, 2009

Cumhuriyet

ABD kapitalizmi çöktü
Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, dünya genelinde finansal sistemin hükümetin kurtarma paketleriyle ayakta durduğunu söyledi. Stiglitz'e göre ABD Doları artık riskli ve yeni bir rezerv sistemine ihtiyaç var.

Ekonomi

Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, küresel finansal krizin ABD kapitalizminin çöküşünü göserdiğini söyledi. Bangkok’ta katıldığı bir konferansta konuşan Stiglitz, “Dünya genelinde finansal sistem sadece hükümet kurtarmaları sayesinde ayakta kaldı, piyasalar da riski dağıtmak için çöküşten kurtarıldı” dedi. Krizin belirlenmesi için küresel anlamda daha fazla kolektif çalışmaya ihtiyaç olduğu vurgusunu yapan Stiglitz, G-20’nin toplam talebin zayıflığı gibi temel sorunları belirlemekte yavaş kaldığını ifade etti.Stiglitz doların riskli olduğuna işaret ederek yeni bir rezerv sistemine ihtiyaç olduğunu vurguladı. “Bir değer saklama unsuru olarak doların rolü şüpheli ve geçerliliği büyük oranda risk taşıyor. Yeni bir küresel rezerv sistemine ihtiyaç var” diyen Stiglitz, Çin gibi yeni rezerv sistemi üzerine düzenli tartışmalar yürüten ülkeleri destekleme çağrısı yaptı.

Dolar artık kâr etmiyorDoların 5 Mart’tan beri Avro, Yen ve diğer dört büyük para birimini kapsayan endeks karşısında yüzde 12 değer kaybettiği bilgisini veren Stiglitz, “Rezerv para sistemi yıpranma sürecinde. Şu anda dolar neredeyse hiç kâr getirmiyor, oysa doların gidişatına bakan biri bu riski görmek zorunda. Amerika ve Avrupa’da yürütülen politikalar küresel ekonomiyi likiditeye boğdu. Bu da sınırlı yatırım fırsatlarından dolayı spekülatif balonlara yol açtı” dedi. Amerikan ekonomisine pompalanan paranın Asya emlak ve emtiasına kadar gittiğini vurgulayan Stiglitz, Asya ekonomilerini Amerikan varlık balonlarına karşı uyardı. Stiglitz, Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) bilançosu şişerken, Amerika’nın bütçe açığı ve borcu büyürken insanların enflasyon endişesine kapıldığını belirterek, deflasyon süreciyle karşı karşıya olunduğunu ama bunun ileride enflasyona yol açabileceğini dile getirdi.

Yorum:

ÇÖKEN, ABD KAPİTALİZMİ Mİ…?

Stiglitz, yaşanan gerçekliği, algılayabildiği boyutuyla, gayet gerçekçi bir biçimde,dile getiriyor. Sistem, 22.yy’ın başından bu yana, ABD hegemonyasında bu günlere geldi.Dolaysıyla küreselleşme sürecini de, bu evrede yöneten ABD’nin, kapitalizmi idi. Çökmekte olan belki de buydu. Stiglitz gibi düşünenler için gerçeklik algılayışı böyle olabilir. Finans balonlarıyla dalgalanan, üretim, tüketim dengesizliği ile krizlere giren sistemi, hala ABD’nin sistemi olarak algılayan ve düzeltilmesini de, ondan bekleyenler var. Sormak gerek bunlara. Sistemi ABD’nin sistemi olarak kavrayan bir kafa, gerçekten onu anlamış mıdır? Dolar’ın rezerv para olma serüvenini ve böylece kurduğu hegemonya ile, sistemin küreselleşme sürecini nasıl baltaladığını anlamayanlar, ancak sürecin benzeri bir rezerv parayla devamını düşünebilirler.Tıpkı, AB’nin Sarkozy gibi liderlerinin düşündükleri, tahayyül ettikleri gibi. Çin gibi, Rusya gibi kimi devletler, ve AB gibi garip yapılanmalar böyle düşler kurabilirler. İşin kaymağının elbette farkındalar.Dünya ve insanlık, bunlar ve benzeri yarı aydınların kılavuzluğunda, aydınlığında çok kan kaybetmişti zaten. Bu gidişle, daha da çok kan kaybedebilir. Daha çok Nobelli, Nobelsiz yarı aydını, piyasaya sürer ve çıkar kavgalarında istediği oyunu kurar ve de oynar.. Sistemi, İnsanı hala anlamamakta direnen, insanı ve doğasını katleden bu körler yürüyüşü nasıl aşılacak ve bu kavga ne zaman bitecek?. Ne G8, ne G20 ve ne de benzerleri bu yolları aydınlatamaz, bu kavgayı bitiremez. Her aydının hala kendi sokağını aydınlattığı günümüzde, yaşanan tüm sorunların kördüğüm olduğu Dünyamızda, Gordion’un düğümü gibi, hemen hemen tüm sorunların düğümlendiği iki ana nokta SİSTEM ve İNSAN yeniden konuşulup anlaşılmadıkça, kavranmadıkça, sistem çökmez ama, çok şey çöker!..

Yurdaer Erşan

Tuesday, July 28, 2009

RADİKAL KİTAP
17/07/2009

Sokrates Marksist olsaydı!..

YORUM:
26/07/2009

DÜNYANIN YARISI MARKSİST OLSA NE OLURDU?

Marksist olup da, Marks'dan ötesini göremeyenlerle, ki bunlar Sokrates bile olsalar, bir şeycikler olmaz, pek fazla bir şeyler değişmezdi. Gene krizlerimiz ve kavgalarımızla birbirimizi kırar geçirirdik.Tıpkı şimdiye kadar olduğu gibi.Sadece sınıf mücadelesi, giderek belki, daha da keskinleşirdi. Hala, ne olduğunun farkında ve bilincinde olmadığımız Sistem, belki daha hızla olgunlaşıp, yeni bir evresinin eşiğine getirirdi bizleri. Ama sistemin her dönemde aktüelleşen değişik yapılanmaları içinde, sistemi temel karakterestikleriyle kavrayamadığımız için, tıpkı bugün olduğu gibi, gelinen her yeni evreyi kavrayamaz, değişim ve dönüşümün ağır bedellerini öderiz. Her yeni evrenin de, kendiliğinden gerçekleşmesinin tanığı oluruz.
Hala Marksist de olsak, parçalanmış insanın sağ veya sol gözüyle baktığı dünyayı, algıladığı kadar algılar , kavradığı kadar kavrardık . Nitekim öyle kavradığımız da aşikar.
Hala Marksist olsak, insanın neden parçalandığını ve nasıl bir yeni bütünlüğe yöneldiğini bilemezdik.
Hala Marksist olsak, bir insanın iki farklı yarısından birini, temsil ettiğimizi düşünemez, diğer yarımızı yok ederek, paçayı kurtarıp insan olacağımızı düşünürdük.Tıpkı bunu hala böyle düşünenler gibi. Ne içinde devindiğimiz, genel mübadele ilişkileri sistemini, ne de odağında yer alan insanın tarihsel serüvenini bilip, kavrardık, eğer hala Marksist olsaydık. Marks tıpkı Newton’un fizik dünyasında aldığı yer gibi, sınıf kavgaları dünyasında, o dünyanın gerçekleri ve gerekleriyle orada kaldı. Doğa bilimlerinin, bugün birbirleriyle sanki bütünleşerek, yeni paradigmalar,yepyeni kuram ve buluşlarla aydınlattığı dünyamızda, ekonomik ve sosyal yapılanmalarımızın da, bu gelişmelerden etkilenmemesi mümkün değil. Relativite, Kaos, Kuantum vb. kuramlarla gözlerimizi devinimin aydınlanan dünyasına açınca, ekonomik sosyal, siyasal, kültürel yapı ve örgütlenmelerimizin geçmiş, geleneksel, tarihsel tüm yapı taşlarını yeriden oynatmak zorunda olduğumuzu da gördük.
Sistem bilimi, bütünlükleri kavramanın ve yeni bütünlükler oluşturmanın yollarını açtı. Sistem, yeni evresinin açılımının bütünlenmiş insanların birlikteliğinde kendiliğinden değil, bilinçlice gerçekleştirebileceklerini, dili olsa haykıracak.
Bu işin, hala “sağda”,” solda” nefes tüketenlerin, kendini hala Marksist yada bir”ist” sananların işi olmadığı, bir anlaşılabilse!..
Yurdaer Erşan

Tuesday, July 14, 2009

KAPİTALİZMİ SORGULAYAN ÇOK DA, SİSTEMİ SORGULAYAN YOK!..


Şimdiye kadar yazılan çizilenlerden ve de tartışan, sorgulayan uzmanların dediklerinden şunu rahatlıkla çıkarabiliriz.Hala aşılamayan ideolojiler dünyasının parçaladığı beyinlerimiz,her türlü olay ve olguyu farklı kavramlar ve tanımlarla algılayıp kavramaya çalışıyor. Bu nedenle de, elma armut birbirine karışıyor.
Gerçekte, hala bilimsel bir temele sahip olmayan, nesnesinin ne olduğu belirsiz bir ilmin, matematik formüller ve garip kehanetlerle,çıkar kavgaları dünyasında farklı çıkarlara hizmetle görevli bu sözüm ona bilimin, yaşanan krizleri algılama,kavrama ve çözümler önermede ki yetersizliklerini yaşayarak görmekteyiz.
Yaşadığımız üç dönemsel krizde insanlığın kaybettikleri ve halen kaybetmekte oldukları belki de sistemi gereği gibi kavrayamayışımızın bir sonucu olarak da düşünülebilir.Düşünülmelidir de. Her ne kadar, yıkımlardan da sermayenin kazanımları vardır diye, aksini iddia eden , güdülerine güvenen,güdüleri ile ilmi fetvalar yazanlar varsa da, sonuçta sistemi ve kendisini hala tanıyıp kavrayamayan, insanoğlunun kaçınılmaz kaybıdır bütün bunlar.
Tüm evrende temel bir belirleyici olan, evrensel mübadele ilişkileri sistemi, İnsanoğlunun varoluşuyla birlikte,onun varoluş sürecinin de, temel belirleyicisi olmuştur. Kısaca, Yaratıcı-üretici gücünün kaynağı olan, beyninin yarattığı sonsuz ihtiyaçlarla, üretmek istediği tatmin araçlarını, üretecek gücünün kaynağı olan bedeninin, sınırlı gücü arasında yaşadığı ve halen yaşamakta olduğu çelişki, onun en temel sorunudur. Dikeyine , yatayına iş bölümlerinde parçalanması ve kendine insan olarak yabancılaşması kaçınılmazdı.Kendisini kuşatan Doğa ile kurmak zorunda olduğu mübadele ilişkisini, yetmezliği ve yetersizliği nedeniyle türdeşi ile de kurmak zorundaydı.Ve bu ilişkilerde gücünün her türlüsünü örgütledi ve geliştirdi.
İnsan,sosyal yada türsel varoluşunda, yaşamak zorunda olduğu tüm toplumsal örgütlenmeleri içinde varolduğu mübadele ilişkileri genel sisteminin içinde yeşertti. Bu temelde oluşan güç ilişkileri düzeninde bu toplumsal örgütlenmelerini de geliştirerek, birbirini dıştalayan evrelerden geçerek, bu günlere geldi.
Kapitalizmi,mübadele araçlarının en gelişkini olan ve insan oğlunun en büyük icadı paranın yardımıyla bir dinamik birikim süreci olarak, insanın tüm güçlerine ve kendine insan gibi egemen olacağı bir evreyi hazırlayan,bir alt sistem olarak anlarsak, onunda bağrında işleyen ve gittikçe derinleşen bir yapısal sorunun var olduğunu biliyoruz. İnsanı ,sistem anlatılarından dışlamamış olan, A.Smith, K.Marx, J.M.Keynes bu soruna ve nedenlerine çok yönlü değinirler.Üretimle, tüketim arasında artan dengesizlik ve sistemi kitleyip , krizlere neden olan talep yetersizliği, bilinmeyen şeyler değil. B ulunan çareler, para basma, insanlara geleceğini yedirme,kısaca borçlandırma, borçlandırma vb.,vb.
Sistemin bu yaşanan, çarpık küreselleşmeyle tıkanıp, krizler yaratan evresi, yaşattığı sorunlarla, toplumları yıkımlara uğratan evresi, bu anlayış ve yaklaşımlarla aşılabilirmi?
Ancak , G-8' lerden, G-20'lere koşan sistemin koçlarının kafalarıyla sistem, dayatan yeni evresinin kapısında, daha bir süre bekletilebilir. Uğranılan zarar ziyan, kitlelerin sinesine havale edilir.Bu da, nelere mal olabilir, her zaman olduğu gibi yaşanınca bilinir.
Sanırım artık, herkesin şapkasını önüne koyup, yeniden, birlikte , konuşarak ,tartışarak sistemi, odağında yer alması gereken insanı ve yaratıp, sonra kölesi olduğu parayı, yeniden tanıması, kavraması ve sistemin farkında olmadan dayandığımız, yeni evresinin kapısında aydınlanması ve kafasını aydınlatması gerekir. Yoksa insanlığın, yeniden ve daha büyük kayıplara doğru gidişinin önüne, nasıl geçebiliriz?Bu hepimizin güncel ve acil sorunu değil mi?.

Yurdaer Erşan

Sunday, July 12, 2009

Referans

Seyfettin Gürsel
G-8, 'her koyun kendi bacağından asılır' dedi ve dağıldı
11.07.2009

G-8 küresel krizden çıkış stratejisi ile küresel ısınmayı durdurmaya yönelik politikalarda anlaşma sağlayamadan dağıldı. Zirve, krizden çıkış için her ülkenin kendi özgün koşullarının belirleyici olduğunu salık verdi.

Bir G-8 Zirvesi daha geride kaldı. İtalya'nın depremzede kenti L'Aquila'da toplanan 7 büyük Batı ülkesi ile Rusya, içlerine de facto Çin'i katarak, etraflarına da Hindistan, Brezilya gibi gelişmekte olan büyük ülkeleri alarak krizden, İran'a, küresel ısınmadan Dünya para sistemine, Filistin'e yardımdan Doha serbest ticaret müzakerelerine en yakıcı küresel sorunlarını görüştüler. Ama resmi söylem bir yana, temel iki sorunda anlaşamadan dağıldılar. Bu iki sorun küresel krizden çıkış stratejisi ile küresel ısınmayı durdurmaya yönelik politikalardı. Eğer krizden bir an önce çıkılıp daha istikrarlı ve adil bir küresel ekonomi yaratılmaz, daha uzun vade de tüm insanlığı büyük bir kaosa sürükleyecek küresel ısınma durduralamaz ise, dünyanın yönetilemez hale gelmesi kaçınılmaz duruyor. Bu açıdan L'Acquila Zirvesi'nin bir arpa boyu yol aldığı söylenebilir ama başarılı olduğu kesinlikle söylenemez.

Her koyun kendi bacağından
Atalarımızın ünlü deyişini bilirsiniz: "Her koyun kendi bacağından asılır". G-8'in krizden ortak bir çıkış stratejisi oluşturma konusunda vardığı nokta, ya da varamadığı nokta, bu ünlü deyişle özetlenebilir. Alman Şansölyesi Angela Merkel, enflasyon korkusuna öncelik veren standart Alman yaklaşımına uygun olarak, para ve maliye politikalarının gevşeklik ölçülerinin orta vadeli bir bakışla ilkelere bağlanmasını istedi. Tercümesi şuydu: ABD panik yaparak muazzam miktarda dolar bastı ve devasa bir bütçe açığı verecek. Krizden çıkışın gecikeceği endişeleri iyice gevşetilmiş olan para ve maliye politikalarının daha da gevşetilmesine neden olabilir. Bu ortam AB üyesi kimi ülkelerin de (örneğin Fransa) gevşeme iştahını artırıyor. Bu gidişat büyük bir dolar enflasyonuyla sonlanabilir. Dünya para sistemi, özellikle de euro sistemi altüst olabilir.
Borwn ve Obama "bu tartışmanın şimdi sırası değil" diyerek Merkel'e karşı çıktı. Gerek ABD'de gerek İngiltere'de öncelik halen durgunluk. Krizin dibinin görüldüğünden ve çıkışın garanti olduğundan emin değiller. Obama, 2. bir teşvik paketine ihtiyaç duyabileceğini düşünüyor ve Merkel'in kuralları ile elini kolunu bağlamak istemiyor. Sonuçta G-8, "istikrar işaretleri görülse de, durum belirsizliğini korumakta, ekonomik ve finansal istikrar üzerinde önemli riskler varlıklarını sürdürmektedir" dedikten sonra, "krizden çıkış her ülkenin kendine özgü ekonomik koşullarına ve kamu maliyesinin durumuna bağlı olarak değişiklik gösterecektir" ilkesiyle her koyunun kendi bacağından asılmasına karar verdi.

Sorunlar ve tartışma sürüyor
Küresel düzeyde eşgüdüm yoksunluğu temel sorunların çözüm yoluna girmesini engelliyor. Almanların muhafazakarlığı paranoya olarak görülmemeli. Merkel'in endişeleri yersiz değil. Dolar yüzde 70 payla en büyük uluslararası para. Gerçi FED'in yürüttüğü gevşek para politikası konusunda geniş bir mutabakat var. Ortodoks iktisadın en önde gelen isimlerinden, Rasyonel Beklentiler kuramının babalarından Nobel ödüllü profesör Robert Lucas, İstanbul'daki sunumunda meslektaşı FED Başkanı'na, namı diğer "Helikopter Ben"e arka çıktı. Buna karşılık bütçe açıkları konusunda "yeni Keynesçiler" ile "yeni Klasikler" bölünmüş durumdalar. Yeni Klasik Okulu'nun Prescot gibi muhafazakar iktisatçıları, kamu harcamalarının etkisiz kaldığını ve orta vadede artan kamu borcunun kaçınılmaz olarak vergi artışlarını tetikleyeceğini ve sonuçta büyümeyi olumsuz etkileyeceğini savunuyorlar.
Almanların endişelerini bir başka açıdan Çinliler ve Ruslar da paylaşıyor. Onların dertleri dolar cinsinden biriktirdikleri ve biriktirmeye devam edecekleri rezervlerin gelecekteki değeri. Krizden çıkış için fazlasıyla gevşetilen Amerikan maliye politikası daha da gevşetilir ve orta vadede nasıl toparlanacağı bir plana bağlanmazsa, dolar enflasyonu kaçınılmaz hale gelecek. Dolar enflasyon ise rezervlerin satın alma gücünü eritecektir. Bu durumda Rusların petrol rantları ile Çinlilerin alın teri badem olur. İşte bu nedenle Çin ve Rusya dolar en büyük rezerv para olmaktan çıkarılsın istiyorlar. Bu çok çetrefil bir sorun ve ABD'nin işbirliğini gerektiriyor. Ama ABD bu tartışmaya katiyen yanaşmıyor ve "merak etmeyin enflasyon yaratmayız" diyerek durumu idare ediyor.


Küresel ısınma durdurulmalı
L'Acquila Zirvesi'nin önemli bir diğer tartışma konusu da küresel ısınmaydı. Durumun vahametini özetle hatırlatayım: Başta karbondioksit olmak üzere metan gibi sera etkisi yaratan gazlarının salınımı (SGS) nedeniyle dünyamız sanayi öncesi küresel ortalama ısıya kıyasla 0.8oC ısınmış durumda. Atmosferdeki mevcut SGS miktarı gelecek yıllarda ek 0.6oC'lik bir artışa daha neden olacak. Hiç bir şey yapılmazsa 2050'ye kadar ısının 4oC-6oC artması bekleniyor. Oysa, uluslararası uzmanlara göre dünyanın 2oC artıştan fazlasını kaldırması mümkün değil. Aksi takdirde iklimlerde ve okyanusların düzeyinde büyük değişiklikler meydana gelecek. Bu değişiklerin büyük kıtlıklara ve göçlere, dolayısıyla da çatışmalara hatta savaşlara neden olması kaçınılmaz. Kısacası Dünyanın 0.6oC ek ısı artışından fazlasına tahammülü yok.
Sorun şu: Sanayileşmiş ülkeler SGS'nin halen yüzde 40'ından sorumlular. Isınmaya yaptıkları katkı da giderek düşüyor. Buna karşılık gelişmekte olan ülkelerin katıksı daha yüksek ve fosil enerji ağırlıklı büyüme nedeniyle artıyor. Sanayileşmiş ülkeler sanayileşmekte olanlara "biz fedakarlık yapalım ama siz de fedakarlık yapın" diyorlar. Onlar da "iyi yapalım da, fedakarlığın büyüğünü siz yapın çünkü sizin tuzunuz kuru, bizim daha sanayileşmemiz gerekiyor" diye yanıtlıyorlar. 2oC tavanını tutturmak için 2050'ye kadar SGS'nin toplamda yüzde 50 azaltılması gerektiği hesaplanıyor. Ancak ülkeler bu fedakarlığın nasıl paylaşılacağı konusunda anlaşamıyorlar.

Bardağın dolu tarafı
L'Acquila Zirvesi, bu yaşamsal sorun karşısında da çaresiz kaldı. Ama önce bardağın az da olsa dolu tarafından başlayalım. G-8 ülkeleri ilk kez 2oC tavan artış konusunda anlaştılar. Daha doğrusu en büyük ısıtıcı ABD nihayet bu anlayışa katıldı. Tabii Obama sayesinde. Bir değer iyi haber de sanayileşmiş yedi en büyük ülkenin 2050'ye kadar SGS'lerini yüzde 80 oranında azaltmaları konusunda prensip anlaşmasına varmaları oldu. Buna karşılık gelişmekte olanlardan da yüzde 50 azaltma istediler.
Gelişmekte olanlar ise haklı olarak 2050'nin çok uzak ve çok geç bir tarih olduğunu, 2020 için ara hedefler koymak gerektiğini savundular. Haklılar. SGS indirimlerinin önemli bölümünü gelecek yirmi yılda yapmak gerekiyor. Ama bu dönem aynı zamanda gelişmekte olanların büyüme, dolayısıyla SGS'ye katkılarının yüksek seyredeceği dönem. Dolayısıyla fedakarlığın büyük bölümünü gelişmişlerin yapması gerekecek. 2020 için iddialı hedefler konması konusunda Avrupa'da görüş birliği var. Zaten son AB zirvesinde bu yönde bağlayıcı kararlar alındı. Sorun ABD. Bir de SGS indirimleri için başlangıç yılının ne olacağı.

Hep birlikte batacağız
ABD'de Cumhuriyetçiler küresel ısınmaya inanmıyorlar ve ABD'nin bu işe bulaşmasına karşı çıkıyorlar. Bu nedenle 8 yıllık Bush döneminde ABD Kyoto'nun dışında kaldı. Obama ile ABD nihayet işbirliği yapmaya karar verdi. Temsilciler Meclisi'nden ısınma ile mücadelenin genel çerçevesini çizen bir yasa geçti. Ancak Senato onayı da gerekiyor. ABD'nin fedakarlık payı yüksek olmak zorunda. Bunu da Amerikalılara kabul ettirmek hiç kolay değil. Bu nedenle Obama daha fazla taahüdün altına girmek istemiyor. Başlangıç yılının ne olacağı konusunda da anlaşmazlık var. ABD 2005 olsun diyor. Almanya, büyük ısıtıcı Doğu Almanya'nın henüz devreye girmediği 1990 olsun diyor.
Sonuçta kürsel sıcaklık 2oC'den fazla artmalı genel ilkesi dışında sonuç alıcı bir anlaşmaya varılmış değil. Rus baş müzakereci Arkady Dvorkovich'in dediği gibi "Çin ve Hindistan olmadan bir yere varmak mümkün değil". Buna ben ABD'yi de ekliyorum. Avrupa'nın tek başına çabalamasının hiç bir anlamı yok. Zenginlerle zenginleşmekte olan en büyükler L'Acquila'da anlaşamadılar. Aralık ayında Kopenhag'da Kyoto Anlaşması'nın yerine geçecek yeni bir strateji oluşturmayı başarabilecekler mi? Çok kuşkuluyum. Korkarım ki, sonunda hep birlikte batacağız
.

G-8 küresel krizden çıkış stratejisi ile küresel ısınmayı durdurmaya yönelik politikalarda anlaşma sağlayamadan dağıldı. Zirve, krizden çıkış için her...

YORUM:

· 12.07.2009

G-8'in KOÇLARI, "HER KOYUN KENDİ BACAĞINDAN ASILIR" dediler ve dağıldılar

İçinde yaşadığımız Sistemin yıllarca koçluğunu yapanlar, peşlerine taktıklarını, yine getirip, krizin hala karanlık arenasında, çaresiz bıraktılar. Herkesin, başının çaresine bakması gerektiğini söyleyerek, dağıldılar.Sanki, başka bir şey söylemeleri beklenirmiş gibi.
Tüm iktisatçıların teşhis ve tedavide bölük bölük bölündüğü, takım çantalarındaki reçetelerin, alet ve edevatın, pek işe yaramadığı bu seferki kriz, görünen o ki, hala dipsiz?
Ve gene görünen o ki, bugüne kadar kabul ettiğimiz ve dayandığımız paradigmalar, ön kabuller, ürettiğimiz tanım ve kavramlar, dönemsel olarak patlayan krizleri ve yol açtığı yıkımlarıyla sistemi, kavramamıza ve çözümler üretmemize el vermiyor. İçinde devindiğimiz sistemi, evrensel dayanağı ve açılımlarıyla kavramadan, oluşturduğumuz çatışan ve çelişen paradigmalar dünyasında, parçaladığımız sistemi kavramamız mümkün OLABİLİR Mİ?
Hele, tüm bu sistemsel yapılanmanın odağında yer alan, bugüne kadar görmezden geldiğimiz, kısmen tıp biliminde tanıyıp, iktisat iliminde de rakamlarda biçimlendirdiğimiz insanın, yaşadığı sistemle ilişkisini kavrayıp, tanımlayabilir miyiz? Belki buna gerek bile duymayız,bugüne kadar olduğu gibi.
A.Smith'ten, K.Marx'dan,J.M. Keynes'ten sonra, sistem dışına attığımız İnsanı, kendi bütünselliği ve zorunlu parçalanmışlığı içinde, bilimsel gelişmelerin tüm olanakları ve yeni bulguları ışığında tanıyıp, kavramadan, sistemsel yapılanmalar içersinde yer alan, zorunlu bütünlüğünü YENİDEN KAVRAYIP, KURMADAN, bu işlerin içinden çıkmak mümkün mü?L'Acquila değil, en yüce zirvelere de tırmansalar bu Koçlar, bu anlayış ve kavrayışın biçimlendirdiği yaklaşımlarla,sistemin krizlerinden, karanlık ve kanlı arenalarından kurtulmak mümkün değildir...
Yurdaer Erşan

Sunday, July 5, 2009

Referans

Dünya / Ekonomi

Çin isterse olur
04.07.2009

Servet Yıldırım
Yorum :
Doların kaderi Çin'in elinde. Dolar yıllardır dünyanın rezerv para birimi olma özelliğini koruyor. Bu özellik onun gücüne güç katıyor. Eğer bugün dünyadaki merkez bankaları rezervlerinin yüzde 65'lik bölümünü dolar cinsinden varlıklarda tutmasaydı, eğer petrol ticareti dolar cinsinden yapılmasaydı doların diğer paralar karşısındaki değeri çok daha düşük seviyelerde olabilirdi. Doların bu konumunu değiştirme gücüne en fazla sahip ülke 2 trilyon dolarlık döviz rezerviyle Çin. Ama Çin bunu yapmaya gerçekten istekli mi o da ayrı bir soru.

Kısa vadede Çin zarar eder
Çin'in harekete geçmesiyle doların rezerv para konumundan çıkması şimdilik Çin'in kendisini ayağından vurması anlamına gelir. Çünkü Çin'in elinde 800 milyar dolarlık Amerikan hazine kağıdı var. Toplam dolar cinsinden varlıkların değeri ise 1.5 trilyonu aşıyor. Dolar değer kaybettikçe Çin bu kağıt stoku üzerinden ciddi zararlar yazacaktır. O nedenle Çinliler kısa vadede birşey yapacak gibi görünmüyorlar. Yani kısa vadede ellerindeki döviz rezervini çeşitlendirerek doların payını ciddi şekilde azaltma kabiliyetleri yok. Şu anda Çin'in muazzam rezervini değerlendirebileceği derinlikte ve güvenirlikte başka bir piyasa yok. Ama orta ve uzun vadede Çinlilerin gönlünden geçen dolara olan bu bağımlıklıklarını azaltmak. Dolara böylesine bağımlı olmanın ve dünya para sisteminin doların etrafında dönmesinin sadece Çin'i değil tüm küresel ekonomiyi tehdit ettiğinin farkındalar. Dünya böylesine dolar merkezli olmasaydı, Amerikanın mortgage krizi bir anda yüzyılın en derin krizine dönebilir miydi?

İlk adımlar atılıyor
İşte bu nedenle şimdilik "cılız" görünse de bazı adımlar atıyorlar. Örneğin Uluslararası Para Fonu'nu (IMF) SDR cinsinden tahvil çıkarmaya ikna edip, okyanusta damla gibi olsa da bu tahvilleri alıyorlar. Latin Amerika ülkeleriyle Çin para birimi cinsinden ticarete imkan veren anlaşmalar yapıyorlar. Doların rezerv para özelliğinin G8 gibi önemli uluslararası forumlarda tartışılmasının yolunu açıyorlar. Oysa eskiden G8 toplantıları gelişmiş ekonomilerin gelişmekte olanlara tavsiyelerini, uyarılarını ve hatta tehditlerini dile getirdikleri bir platform olmanın ötesine geçemiyordu. Şimdi ise (ekonomisi aslında ciddi yapısal sorunları bünyesinde barındıran) Çin ve onu izlemesi muhtemel Hindistan, Rusya, Brezilya gibi ülkeler aksiyon önerileriyle orta çıkıp, gelişmiş ekonomilerin küresel sistem için yarattıkları potansiyel risklere karşı uyarıda bulunabiliyorlar. 10 Temuzdaki G8 zirvesi de bu platformalardan biri olacak. Peki bu toplantıdan doların konumunu etkileyecek somut bir gelişme beklemeli miyiz? Elbette hayır. O halde Çin bunu neden yapıyor? İlk yanıt uzun vadede bir sonuca gitme arzusu.

Krizi fırsata çevirme
İkincisi ise mevcut krizi fırsata çevirme isteği. Nasıl mı çevirecek? Bir zamanlar G8 toplantılarının klasiği Çin'in kambiyo sistemini esnetmesi yolunda çağrı yapılmasıydı. Oysa şimdi kimse Çin'in kambiyo rejimini düşünecek konumda değil. Bırakın eleştirilmeyi Çin artık eleştiren konumuna geçerek pozisyonunu belirgin şekilde değiştirdi. İşte krizi fırsata çevirmek diye buna denir. Düşünseninze Amerikalılar Çinlilere Amerikan hazinesinin ihraç ettiği tahvillerin "güvenilir" olduğunu anlatmaya çalışıyorlar, "ne olur bizim tavillerimizi almaktan vazgeçmeyin" diye yalvarıyorlar. Olacak iş mi? Oluyor, çünkü Amerikanın Çin'e ihtiyacı var. Global krizden çıkmak için devreye sokulan trilyonlarca dolarlık paketlerin yükü Amerikan hazinesinin omzunda. Bu yükü finanse edebilmek için ABD hazinesi gelecek birkaç yıl boyunca aşırı şekilde borçlanmak zorunda. ABD hazinesinin sırf bu yıl yapmayı planladığı brüt borçlanmanın tutarı 8 trilyon doları buluyor. Para ise Çin hazinesinde. Çin, Amerikan hazinesinin borçlanmak için çıkaracağı tahvilleri almazsa, yani elindeki parayı ABD'ye borç vermezse "vay Amerikan hazinesinin haline..."

Yorumun yorumu:

ÇİN İSTERSE NE OLUR?
• 04.07.2009

1944'de, belki de O. Ulagay'ın son kitabı KÜRESEL ÇÖKÜŞ ve KAPİTALİZMİN GELECEĞİ'nde, Obama'nın ağzından dile getirdiği gibi, 'Bretton Woods'da, ABD Başkanı Roosevelt ile İngiltere Başbakanı Churchill, bir odaya çekilip viskilerini yudumlayarak, İngiliz iktisatcı, J. M. Keynes'in yeni bir Dünya parası önerisini bir fırsat olarak görüp, değerlendirdiler. DOLAR'ın 'dünya parası' reserve para olmasını, diğerlerine kılıç hakkı olarak dayatıp, kabul ettirdiklerinde, ABD kendi yolunu ve kaderini belirlemişti. Dolar'ın, hem ABD?nin ulusal parası olması ,hem de Dünya parası, yani reserve para olma ikili karakteriyle yaşadığı ve tüm dünyaya yaşattığı macera, sonunda bizi bu günlere getirdi. Sistemin küreselleşmesi yolunda, çok önemli ilerlemeler kaydedilirken, ABD?nin hegemonyasını pekiştirme yolunda da, önemli bir belirleyici oldu. AB?nin doğumuna neden oldu.Ama aynı zamanda, hedeflerinden sapmasının da nedeni oldu.Çünkü sistem henüz güç ilişkileri düzeninde, çıkar çatışmaları, çıkar ortaklıkları evresini yaşıyordu. Oyunun temel kuralı, hala kaybet kazandı. Dünyamız ise, hala sahip olduklarımız kadardı.
Sistemin bir evresi olan kapitalizmin, yani sermaye birikim sürecinin, taa başından beri bağrında taşıdığı, krizlere neden olan, bir yapısal sorunu var. Sistem, küreselleşip, bütünlendikçe, temelindeki bu sorunun yarattığı kriz dalgalarının tahribatı da büyüdü. Bugün, bu dalgaların en büyüğüne tosladık. Tıpkı thusunami dalgası gibi. Başta Çin olmak üzere, Brezilya, Rusya, Hindistan gibi BRİC ülkeleri yanında,sisteme entegre olan tüm ülkelerin Merkez Bankalarını, çapına ve konumuna göre, gırtlağına kadar Dolarla tıkayan ABD, tüketimin ve hegemonyasının keyfini çıkardı, ama krizin de ipini kopardı. Oyun bitti mi? Yoksa bir başka boyutta biraz daha sürecek mi? Bu kaybedenlerin izanına bağlı.
Hala, mübadele ilişkileri evrensel sistemini, anlayıp kavrayamayanlar, odağında insan olan bir sistemi, evrelerini ve de zorunluluklarını anlayamazlar. Bedelini gene insanların ödedikleri, kendilerine haz ve tat veren, kazan kaybet oyununa devam etmek isterler, isteyebilirler. Dünyalarını biraz daha büyütmek isteyenler için, Krizler fırsat da olabilir. Çünkü, içinde bulunduğumuz güç ilişkileri evresinde güçler, fırsatları kollar, fırsatları değerlendiren güçler, kendini toparlar,orta, süper vs. güç olabilirler. Yada, yok olabilirler?Güç ilişkilerinde var olma oyununu, formel, informel bütün alanları kullanarak, güçlü olma güdülerine güvenerek, riski koklayarak oynar bu oyuncular. Ama bugün, sistemin farklı bir evresine gelip, dayandık. Bu yeni evreyi tanımak, anlamak ve kavramak, insanların tümüyle kurdukları kendi dünyalarından çıkmalarına, onun dayattığı ezberi, bozmalarına bağlı.
Ulusal yapılanmalarda, palazlanan ve küreselleşme sürecinde bütünlenen sermayenin yarattığı küresel düzenin, bugün yaşanan sorunlarına, sistemi küresel olarak algılayıp, kavramadıkça, olması gereken küresel çözümler de üretilemez. Bugün küreselleştiğini görüp, yaşadığımız sistemin odağında yer alan İNSAN'ı da, yaşadığı sistemin kendisiyle olan kaçınılmaz bütünlüğünde kavrayabilmeliyiz. Ancak o zaman, bu yeni evrenin eşiğindeki zorunlu dönüşümü de kavrar ve o yolda çözümleyici, demokratikleştirici adımları da atabiliriz. Sınırsız , denetimsiz bir serbest piyasa düzen'li düzensizliğinin yerine, küresel düzeyde denetlenen gerçek bir serbest piyasa düzeninin tüm kurum ve yapılarıyla hayata geçirilmesinin yolunu açabiliriz. Sistemi thusunamilerin yıkımından, kendimizi de kaba gücümüzün, emeğimizin kölesi olmaktan kurtarabiliriz. Kimsenin, gücün ve gücünün kölesi olmadığı, yaratıcı, üretici ve tüketici güçlerimizin bütünleneceği, sistemin bu yeni evresine, gerçek bir piyasa düzenine girebilmek, bu gerçekliği gören insanların, diğerlerine de gösterme, kavratma ve bu yolda ortak akıl yaratma becerilerine bağlıdır.
Ne G-7, ne G-8 ve ne de G-20 nin halledebileceği bir sorun değildir bu. Küresel, demokratik katılımla çözebilecek sistemin bu yapısal sorunları, gerçekliği tek gözleriyle kavramaya çalışan ve buna asırlardır alışan, solun da, sağın da dünyalarında çözülemez.Tepkisel yaklaşımlar ise, çıkmaz sokaklardır.
Çin, ya da Rusya ellerindeki dolarları, krizi fırsat bilerek bu kafayla değerlendirmeye kalkarlarsa, krizi daha da derinleştirebilirler. Fırsat kollayan kurtların sürek avına katılmakla, bu evre ve bu oyun sonlanamaz.

Yurdaer Erşan


Tuesday, June 30, 2009

Hürriyet

28 Haziran 2009

Yılmaz ÖZDİL


Hatırla Sevgili...

Evren yargılansın mı?Bir patırtı,bir gürültü...
*12 Eylül 1980.O gün doğan, 29 yaşında.10 yaşında olan, 39’unda.
*Kaba hesap, bugün 40’lı yaşlarını süren vatandaşlarımız bile, 12 Eylül öncesinde neler yaşandığını anca anasından-babasından dinlediği kadarıyla biliyor.
*Gerçekleri tarih yazar...Bi de arşiv.
*Girdim arşive...Bugün sizlere "12 Eylül halkın iradesine vurulmuş darbeydi, çok fenaydı, ben demokratım, darbecilere karşıyım, Evren yargılansın" filan diye atıp tutan yüce Türk basını var ya... O arkadaşların 13, 14, 15 Eylül’de neler yazdığını çıkardım. Buyrun...
*"Kenan Evren’in söyledikleri, her hukukçunun başucuna mukaddes kitap gibi asılacak cinsten sözlerdir... Öpüp öpüp başlarına koysunlar."
"Böylesine olumlu, özlenen sonuçları almaya yönelik harekáta destek olmak, milletçe hepimizin görevidir." "Eğer ordu, ihtilali başarmasaydı, başımıza gelecekleri düşünebiliyor musunuz? Hep düşünelim, bin şükredelim."
"Hedef, politikayı değil, çirkinleşen politikacıyı tasfiyedir... Hayırlı olsun."
"Hainlerin, küstahların ve kabadayıların, demokrasiyi yozlaştıran tüm güçlerin hepsi geriye itildi."
"İşçi-işveren ilişkilerinden, köylümüzün efendiliğine, hatta bankalardaki paralarımıza bile güvence getirildi." "12 Eylül bir darbe değildir diyen Orgeneral Kenan Evren’e tamamıyla katılıyoruz. 12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır... Halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür."
"Biz basın olarak, 12 Eylül Harekátı’nın, Latin Amerika’daki askeri dikta rejimlerine benzemediğini Avrupa’ya anlatmalıyız."
"Ümidimiz, harekátın başarı ile neticelenmesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketimizin son şansıdır. "
"El ele, kol kola mutlu günlere gidiyoruz... Düzlüğe çıkıyoruz."
"Sağol Mehmetçik."
*Tek tek isim vermiyorum.Çünkü ilaç için bir tane bile "Evren yanlış yaptı" diyen olmamış... Herkes esas duruşta!
*Adam 90’ına geldi...Bizimkilere cesaret geldi!
*Özetle...
Ne asker darbe yapabilir aslında, ne de dış mihraklar darbeye zemin hazırlayabilir.
*Memleketin başının beladan kurtulmamasının, demokrasinin zırt pırt kesintiye uğramasının tek sebebi var... Gelene ağam, gidene paşam diyen, bu ikiyüzlülük.

Yorum:

Bulunamayan Parmak
Durup dururken, ne asker darbe yapabilir, ne de dış mihraklar darbeye zemin hazırlayabilir.Sistemin yaşanan evresine karakterestiğini veren ilişkilerde dayatan zorunluluklardır bunun temel nedeni. Ama, ikiye parçalanmış insan yaşamında, iktidarın varlığında ve güç ilişkileri zemininde yürüyen sermaye birikim sürecinin arızalanmalara geçici çözümlerdir bu darbeler.Darbelerin tek nedeni ikiyüzlülük olabilir mi? Güç ilşkileri dünyasında, çıkar çatışmalarıyla, kazan kaybet oyunuyla kıran kırana yaşanan bu dünyada, kutupların güç hiyerarşilerinde bu tür iktidar ameliyatlarını, hangi görünmez elin, ne gibi yöntemlerle yaptığı, artık malumu ilan olur.Temennimiz ,Ergenekon adlı kazanda karıştıra karıştıra BELKİ bu el GÖRÜLEBİLİR. Ama her halde,fazla köpürtüp, taşırmazsak, hiç olmazsa parmağını buluruz.

28.06.2009 22:55
YURDAER ERSAN
Referans

Eyüp Can
12 Eylül'e Şili'den bakınca
· 27.06.2009
Her hikâyenin en az iki yüzü vardır; bir görünen bir de görünmeyen.
Türkiye yaklaşık 30 yıl sonra 12 Eylül'ü ve Kenan Evren'in yargılanmasını tartışıyor.
Ben bir an için olsun sizi Şilili diktatör Pinochet'nin ölüm haberi üzerine 3 yıl önce yazdığım bir yazıyla Türkiye'den uzaklaştırmak, 12 Eylül'e Şilili bir arkadaşımın aile hikâyesinden hareketle yakınlaştırmak istiyorum.
Dünya medyası Şili'yi 17 yıl "demir yumruk"la yöneten Augosto Pinochet'nin ölüm haberini, 1973'te yaptığı askeri darbe ve yaşanan katliamlar eşliğinde takdim etti.
Yanlış anlaşılmasın; bu takdime bir itirazım yok.
Fakat fotoğrafın tamamına bakmadan Şili halkının Pinochet'nin ölüm haberi üzerine neden ikiye bölündüğünü anlayamayız.

* * *
Pinochet karşıtları nedense her şeyi 1973 darbesi ile başlatır.
Pinochetseverler ise Birleşik Halk Cephesi adına 1970 yılında iktidara gelen Allende hükümetinin mülkiyet karşıtlığıyla.
2 yıl boyunca Boston'da aynı evi paylaştığım Pako içinse hikâye çok daha karmaşık.
Çünkü sosyalist Allende iktidara geldiğinde 6 yaşında olan Pako tam 1 yıl boyunca babasından haber alamaz.
Aldığında ise gözlerine inanamaz...
Pinochet darbe yaptığında ise 9 yaşındadır ve bu kez işkence korkusuyla annesinin yanında kalamaz.
Sosyalist iktidar babasını perişan eder, askeri darbe annesini!
Aslında Pako'nun hikâyesi sadece bölünmüş bir ailenin değil, aynı zamanda bölünmüş bir ülkenin hikâyesidir.

* * *
Baba şarap bağlarına sahip genç ve hırslı bir işadamı, anne kocasına ve dört çocuğuna rağmen kariyerini sürdüren bir sosyolog.
Baba ne kadar gelenekse anne o kadar modernlik.
Baba ne kadar muhafazakârsa anne o kadar değişimci.
Fakat ne annenin solculuğu ne de babanın sağcılığı, 1970 yılına kadar aile içinde ciddi bir sorun oluşturur.
Nitekim Pako'nun o yıllardan hatırladığı tek gerilim pazar sabahları kilise ayininden sonra üzüm bağında kurulan geniş aile sofrasında yaşanan ve sonu hep kahkahalarla biten tatlı-sert tartışmalar.
Oysa 1970 seçimlerinden sosyalist ve komünistlerin oluşturduğu Halk Cephesi kıl payı birinci parti çıkınca hem Pako'nun ailesi hem de Şili halkı ikiye bölünür.
Anne, dünya tarihinde ilk defa sosyalistlerin seçim yoluyla iktidara gelmesini "bir şans" olarak görüp alkışlar. Baba, komünistlerin kışkırtmasıyla Halk Cephesi'nin Şili'yi Sovyetler Birliği'nin uydusu haline getireceğini, "topraklara el koyacağını" söyleyerek lanetler. Nitekim her iki kehanet de sırasıyla doğru çıkar.

* * *
Allende hükümeti çok köklü bir demokratik reform programı başlatınca tüm dünyada demokratik sol adına bir umut ışığı yanar. İşçiler ve sendikalar güçlenir.
Dünya solu gelişmeleri tıpkı Pako'nun annesi gibi memnuniyetle izler.
Fakat ne zaman ki toprak reformu adı altında mallara el konulur, militan sol gruplar devlet içinde örgütlenir, o zaman kaos başlar.
Yüzlerce yıllık şarap bağlarının ellerinden alınması Pako'nun babasını çileden çıkarır.
Tüm toprak sahipleri gibi o da avazı çıktığı kadar bağırır.
Taa ki bir gün devrimci güvenlik görevlileri tarafından evinden yaka paça alınana kadar.

* * *
Tam bir yıl Pako'nun solcu annesi çalmadık kapı bırakmaz.
Fakat tıpkı diğer toprak sahibi eşleri gibi kocasından haber alamaz.
Bir yıl sonra bir akşamüstü kapı çalınır. Pako 7 yaşındadır.
Açar kapıyı, karşısında duran saçları beyazlamış hırpani adama bakar ve annesine seslenir: "Anne kapıda bir dilenci var!"
Oysa Pako'nun dilenci zannettiği adam bir yıl önce devrimci güvenlik güçlerince götürülen ve bir daha haber alınamayan babasından başkası değildir.
Öyle ki anne bile ilk anda kocasını tanımakta güçlük çeker.
Kapıda bekleyen adam; gözleri yaşlı, çaresizlikten yere yıkılır...

* * *
Sahip olduğu hemen her şeyi kaybeden aile yeniden yaşama sarılır.
Baba, Allende iktidarına karşı açıktan mücadeleye girer.
Anne idealleri ile ailesi arasında sıkışır kalır.
Taa ki 11 Eylül 1973 sabahı General Pinochet, Başkanlık Sarayı'nı bombalayana kadar.
Bu kez askeri darbe adına komünist avı başlar.
Ne ironiktir ki Pinochet'nin zulmünden kaçan birçok aydın Pakoların evinde saklanır.
Çünkü tam bir Pinochet yanlısı olan babasından dolayı Pakoların evi asla aranmaz.
Pako'nun annesi kocasından gizli solcu arkadaşlarını, bir zamanlar Allende'nin el koyduğu bağ evlerinde saklar.
Yüzlerce Şilili solcu aydın bu sayede kurtulur.
Fakat Pako'nun babası bir gün gerçeği öğrenir ve evlilikleri pratikte o gün biter.
Pratikte diyorum çünkü Katolik Şili'de resmen boşanmak yasaktır.
Bu yüzden tam 30 yıl Pako bölünmüş bir ailenin ve ülkenin kucağında, 1970-73 arası şahit olduğu acıların gölgesinde yaşar.

* * *
Yaşananlara bir annesinin bir de babasının gözünden tanıklık eder.
Her babasının yanına gidişte Pinochet'nin Şili'yi nasıl Latin Amerika'nın en liberal ekonomisi yaptığını dinler; annesinin yanında özgürlüklerin yerle bir edildiğini!
İşin kötüsü ailesi ve ülkesi Pinochet'nin ölüm haberiyle ikiye bölünmüşken bile Pako hâlâ hem annesine hem de babasına hak verir.
Dedim ya "Her hikâyenin bir görünen bir de görünmeyen yüzü vardır."
Pako için bu hikâyede görünmeyen bir şey yok, o devrimin ve darbenin iki yüzünü de gördü. Devrimi annesi, darbeyi babası kadar sevdi.
Pinochet'nin öldüğü gün önce babasını aradı "başsağlığı" diledi, sonra annesini aradı "geçmiş olsun" dedi.
12 Eylül'e bir de bu gözle bakın istedim.

Yorum:
·29.06.2009 12

12 EYLÜLE, NEREDEN BAKARSANIZ BAKIN ...

Sayın E.Can, 12 Eylüle hala Şile'den bakanlara, Şili'den bakarak, o güzel anlatımınızla ateşin yaktığı yerlerde yaşananın iki yüzünü de, göstermeye çalışmışsınız. Tıpkı kutuplu, sınıflı dünya gibi, parçalanmış dünyalarında, birlikte yaşayan insanların yaşadıklarının, görünen ve anlatılanın ötesindeki, görünmeyenine değinmeğe belki de gerek duymadınız. Bizde ki Paco'larda, tıpkı Pako gibi yaşanan gerçekliğin beyin yarılması içinde.
30 yıl sonra, 12 Eylülü ve Kenan Evren'in yargılanmasını tartışmak, hayırlara vesiledir. Çünkü, sistemin yepyeni bir evreye yöneldiği ve insanı, artık gerçek yerine, sistemin odağına oturtmaya yöneldiği bir evrede biz, konuşamadığımız, tartışamadığımız ve yerli yerine oturtamadığımız geçmişimizi irdelemek, tüm çıplaklığı ile bilmek zorundayız.
Sistemin güç ilişkileri evresinde, dünyamızda yaşananları belirleyen güç odakları, güçlerin iktidar ve çıkar kavgaları, devrimler ve darbelerle kısaltılan yollar ve de karşılığında insanın ödediği bedeller; bunların hepsi, tüm kavranabilir nedenleriyle, yarınını kurmaya yönelen insanın bilgi ve bilincine yansıması gereken gerçekliklerdir.
Bütün mesele, yaşanan gerçeklikler hakkında bir hüküm verme süreci olan, yargılamaların açık, bütün yönleriyle irdelenebilir olmasıdır. İntikam duygularıyla, aydınlanması gereken görülemeyenin, görülmesinin engellenmemesidir.
Bizlerin beyninde ve vicdanında oluşacak kararlar, bizler için mahkemelerinkinden çok daha önemli ve gereklidir. Yeterki açık açık tartışabilelim, yarınlarımız için. Her hikâyenin en az iki yüzü vardır; bir görünen bir de görünmeyen.Türkiye yaklaşık 30 yıl sonra 12 Eylül'ü ve Kenan Evren'in yargılanmasını tar...

yurdaer erşan

Friday, June 12, 2009

Radikal
Ekonomi
12/6/2009

Krizlerin temel nedeni

MAHFİ
EĞİLMEZ

Kapitalizmin bir ekonomik sistem olarak ortaya çıkışını sanayi devrimine bağlarsak aşağı yukarı iki yüzyılı kapsayan bu geçmişe baktığımızda üç kriz dikkati çekiyor. İlk kriz ‘Uzun Depresyon’ adıyla anılan ve 1873’de başlayıp Birinci Dünya Savaşına kadar varan krizdir. Viyana Borsası’nın çöküşüyle çıkan panik kısa sürede bir sistem krizine dönüştü. Ekonomi tarihi yorumcularının önemli bir bölümü krizin çıkış nedeninin temelinde Fransa Prusya savaşının ertesinde Fransa’nın Almanya’ya ödemek zorunda kaldığı büyük savaş tazminatının rol oynadığını öne sürüyor. Bazı yorumcular krizin ABD’yi de etkilemesini iç savaştan sonra izlenen altına bağlı sıkı para politikasına bağlarken, Monetaristler krizin kökeninde o dönemde paranın değerini belirleyen altın miktarında yaşanan kıtlık olduğu görüşünü savunuyorlar.
Ben ise merkantilizmden kapitalizme geçiş sırasında ihmal edilmiş kural değişiklileri ve değiştirilmemiş denetim altyapısının bu krizin temel nedeni olabileceğini düşünüyorum.
İkinci kriz ‘Büyük Bunalım’ ya da ‘Büyük Depresyon’ adıyla anılan ve 1929 yılında başlayıp 1935’e kadar süren krizdir. Birinci dünya savaşına girilirken ülkelerin çoğu altın standardı denilen bir para sistemine sahipti. Kâğıt para, altın karşılığı olarak basılıyor ve dolayısıyla döviz kuru da altın kuru üzerinden oluşuyordu. Dünya savaşı çıktıktan sonra paraya şiddetle ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri altın standardını terk ederek karşılıksız para basmaya başladılar. Avrupa ülkelerinin paralarının karşılıksız kalması ve enflasyonun hızlanması yatırımcıların paralarını ve altınlarını, altın karşılığı para basmayı sürdüren ABD’nin bankalarına yollamalarına ve bu gelişim de New York’un dünya finans merkezi unvanını Londra’nın elinden almasına yol açtı. Bu dönemde dünyadaki altın servetinin aşağı yukarı yüzde 40’ı ABD’de toplanmıştı. ABD’de biriken bu büyük servet müthiş bir ekonomik sıçramaya yol açtı. Değerler şişmeye, balonlar oluşmaya başladı. Borsada değerler astronomik hızlarla yükseldi. Herkes varını yoğunu bu alanlara yatırmaya başladı. Hükümetler altın girişini özendirmek için altın standardını sürdürdüler ve deflasyonist politikalar izlediler. Bu politikalar sonucunda fiyatların düşüşü nedeniyle ekonomik faaliyetler gerilemeye başladı. Bu gelişimin devamı sonucunda 24 Ekim 1929’da ekonomi tarihine ‘Kara Perşembe’ olarak geçen seanslarda borsa tam anlamıyla çöktü. Bir gün içinde borsada 4 milyar doların üzerinde kayıp yaşandı ve çöküş, kısa sürede dünyaya yayıldı. Canlanmanın ilk sonuçlarının alınmaya başlandığı sıralarda II. Dünya Savaşı çıktı. Kapitalizmin finansal kapitalizm aşamasına geçişinin yarattığı değişime kuralların ve denetim sisteminin uydurulamamış olması bence bu krizin nedenleri arasında en başta geliyor.
Üçüncü büyük kriz içinde yaşadığımız ‘Küresel Finans Krizi’dir. Her ne kadar ilk aşamada finans sözcüğü de işin içine katılmış olsa da gelinen noktada konu finans krizi olmaktan çıkmış bir ekonomik krize dönüşmüş görünüyor. Bu krizin çıkışı büyük ölçüde emlak fiyatlarının mortgage kredileriyle şişirilmesine ve çoğunluğu bu tür değerlere dayalı kâğıtların satılmasına dayanmakla birlikte bence asıl neden ilk iki krizle aynı nedendir. Kapitalizmin bir başka büyük dönüşüm olan küreselleşmeye geçişi sırasında kuralların ve denetim sisteminin bu dönüşüme uydurulamaması krizin altyapısını hazırlayan nedendir. Bu üç krizi bir arada incelediğimizde görüyoruz ki ekonomik krizler genellikle sistemik dönüşümlerin olduğu dönemlere rastlıyor. Yani sistem merkantilizmden kapitalizme, oradan finansal kapitalizme ve en sonunda da küresel kapitalizme dönerken mevcut kurallar ve denetim yöntemleri yetersiz kalmaya başlıyor. Bu tür büyük dönüşümlerin altyapısını önceden hazırlamak yerine krizden sonra geriye dönüp kuralları ve denetim sistemini düzeltiyoruz.



Yorum:

İPİMİZİ YANLIŞ YERE BAĞLARSAK!...

İpi yanlış yere bağlarsak, bir sistemin krizlerini de ancak görünenleriyle değerlendirebiliriz.Sistemden kastım, genel mübadele ilişkileri sistemidir. Tüm varoluşu bu ilişkiler bütününde kurgulayamazsanız ve bu sistemin tarihsel bir evresi olarak kapitalizmi belirleyemezseniz, ne kapitalizmi ne de, içinde yer aldığı genel mübadele ilişkileri sistemini, yerli yerine oturtamazsınız. İpinizi, bir ekonomik sistem olarak, sanayi devrimiyle ortaya çıktığını kabul ettiğiniz kapitalizme bağlayarak, ne krizlerin esas nedenini, ne de, bu krizlerde paranın belirleyici rolünü anlatabilir, kavratabilirsiniz. Burada, uzun uzun genel mübadele ilişkilerini, bunun içinde yer alan sermaye birikim sürecinin karakterize ettiği kapitalizmi, sanayi devrimiyle başlayan kitlesel üretimi, üretimi sorun olmaktan çıkaran teknolojik gelişimi ve tüm bu süreçlerin motoru olan, evrensel eşdeğer paranın metamorfozunu ve başat rolünü anlatmak mümkün değildir.
Ama, şu gerçek artık görülmek zorunda.İnsanlar arası zorunlu mübadele gereksiniminin keşfettirdiği, mübadele aracı para, kendini posttan, kabuktan, metalden, altına bağlı kağıttan kurtarıp, kılığını ikincil kılarak, elektronik kimliğiyle kayıtlara düştü. Hesaplarımızdaki sayılardan sıyrılıp, ete kemiğe bürünen ve reel dünyamızı kuran para, hala insan için tek ve asli kimliğine, “Dünya parası” olma kimliğine kavuşamadı. Ulusal kimliğiyle, yerel krizler yaşattı. Uluslararası reserve para kimliğiyle, ulusuna can kattı, diğerlerinin çanına da krizleriyle ot tıktı.
Ama çağdaş mübadele ilişkilerinin, küreselleşmesinin önünü açtı. İnsanın, sistemin odağındaki konumunu, yaşattığı krizlerle, bizlere bir kere daha hatırlattı. Çünkü tüm bu sistemsel yapı, insanın sosyal bir varlık olarak gelişiminin ve gerçekten insan olarak varoluşunun, ortak zeminini yaratmamızı mümkün kılan tek yapılanmadır. İnsanın güçlerini parçalayan ve yeniden onu yaratıcı-üretici gücü odaklı bütünlenmeye yönelten sistemin, bu bütünlükte algılanıp, kavranılmayışının krizi beyinlerde de yaşanmaktadır.
Sistemin reel dünyada yaşattığı üç önemli kriz, esas krizleri gibi algılanırken, onun yapısal ve bu krizlere yol açan temel sorunu göz ardı edildi.Üretim ile tüketim arasındaki kopukluk, dengesizlik ve bunların yarattığı krizler sonucu, sistem ağır bedellerle rektifiye edilmek zorunda kalındı. Öte yandan, işsiz-parasız bıraktıklarıyla, gerçekleşemeyen tüketim, sermayenin dönüşüm sorunlarını ateşledi.Tüketemez insanlar bir yanda, üretilen mallar bir yanda, sermaye, spekülatörlerin cebinde ve bankalarda, sistem ise nefessiz kaldı. Her seferinde olduğu gibi, matbaalar yeniden çalıştı, paralar basıldı. Hep aynı oyunun, yeni bir devresi başladı.Kaybet –kazan!.
Sistem, artık yapısal bir dönüşümü gündeme taşımışken, gerçek bir serbest piyasanın koşullarını oluşturmuşken, bunların ne olduğu tartışılabilir olmalıydı.Oyun olmayan kazan –kazanın ne olduğu konuşulabilmeliydi.Parçalanan ve bugün giderek bütünlenme yoluna giren insan artık tanımlanabilmeliydi. Ama iplerini “bir ekonomik sistem olarak kapitalizm”e bağlayanların, aynı oyunun yeni bir devresine soyunanların, yaşanan dünyanın görünen, gösterilen gerçekliğini aşmaları çok, hem de çok zor.
Yurdaer Erşan
Radikal



Ekonomi
10/6/2009
Erdoğan paketi açıkladı: 120 bin işsize 6 ay toplumsal iş


HALKIMIZIN CEBİNDE PARASI VAR!


Muhaliflerini, yönetimde ki beceriksizleri, “dağda üç koyun gütmemişlik”le kınayan, insanları koyun gibi gütmeyi hala bir meziyet sayan ve bunu, günümüzün incelmiş tekniklerini oldukça iyi kullanarak becerenler, şimdi de yaşanan krizin giderek ağırlaşan faturasını, güttüklerine yüklemenin yollarını dillendiriyorlar. “Onların cebinde parası var, çekin pazara tüketsinler paraları” ve de varsın tükensinler, demek istiyorlar.



Her şeyi bilenler, teğet geçti diyenler, bilmiyorlar mı ki bu kriz, sistemin yapısal, dönemsel krizlerinin en derinlerinden biri. Ceplerdeki paraları tükettirmekle krize çare bulunmaz.Kredi kartlarıyla insanlar kalan geleceklerini de yeseler de bu iş doğrulmaz, krize çare olmaz. Sistemin hegemonu başladı bile, FED’in darphanelerini çalıştırmaya. Tüketene, tükettirene,borç, hibe para saçmaya. ABD, becerikli yönetimiyle, durumu fırsat bilip, dün altından ipini koparttığı yeşil dolarlarını, gırtlağına kadar yutmuş olan toplumların boğazına, bu sefer de yeni baskı dolarları dayayacak ve gene işi götürecek.



Ama görünen ve bilinen o ki, bu yolla da krizler atlatılmayacak. Bizi tüketecek, tüketicileri tüketecek, krizleriyle bu sistem. ABD, hegemonu olduğu sistemin krizini belki bu seferde geçiştirecek.Onun işi kolay, kesilecek faturada, nasıl olsa bizlerin adresine çıkacak. Bu oyun ilk defa oynanmıyor ki! Güç ilişkileri dünyasının bilinen kumarı, kazan-kaybet oyunu. Güçlüleri kazandığı, güçsüzlerin kaybettiği, bilenlerin kazandığı, bilmeyenlerin kaybettiği, bir oyun bu. Silah gibi, para gibi, bilgi de bir güç, sahip olanlar için. İNSAN’ın, ona özgü tek gücü, aklı ve bilgisi. Ama onlara sahip olabilirse, olacak zamanı, zemini bulabilirse ve de bunları diğer insan gibi yaşamak isteyenlerle paylaşabilirse. Bilgiyle çoşan, insanın yaratıcı gücü, insanı insan kılan tek güctür. Sistem tüm krizleriyle bunun önünün açılmasını ve insandaki üretici, yaratıcı güçle, tüketici gücünün dengeli bütünlüğünün önündeki, kendiliğinden kalkması mümkün olmayan engellerin kaldırılmasını istiyor. Tüm bu birikim süreci bunu hazırlamıyor mu?Ama koyun gibi insan gütmeyi bilenlerin ve bunu sürdürmek isteyenlerin hayali ve işi değil bu.Onlar bildikleri, anladıkları reel’in gereklerini yapmak istiyorlar. Öylece var oldukları konumda ve dünyada, kalmak istiyorlar.Amave gerçekten insan gibi yaşamak bu mu diye bir soruyu merak edipte kendilerine sormak istemiyorlar. Bütün tasavvur dünyaları da reel dünyanın muhafazası ile sınırlı. Onlar için krizler, varlıklarını sürdürmek,geliştirmek için yeni fırsatlar sunuyor. Ve gerçekten krizler bunları, teğet geçiyor!.

Yurdaer Erşan

Saturday, June 6, 2009

Cumhuriyet

İlkin: Türkiye, başkasının sesi değil

Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Baki İlkin, Türkiye'nin BM Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) "Türkiye'nin sesi olmak üzere girdiğini, başkasının sesi olarak girmediğini" belirtti.

New York - Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Baki İlkin, Türkiye için en önemli konulardan birinin Irak olduğunu belirterek, BMGK'da 18 Haziranda düzenlenecek, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun başkanlık yapmasının beklendiği Irak toplantısında, "Irak'ın geleceği, toprak bütünlüğü konusunda Irak'a bazı cesaret verici mesajlar vermek istediklerini" söyledi.
İlkin, Türkiye'nin 1 Haziran'dan itibaren BM Güvenlik Konseyi (BMGK) başkanlığını üstlenmesi dolayısıyla Türkevi'nde bir araya geldiği Türk gazetecilerin, BMGK'nın gündeminde bulunan konularla ilgili sorularını yanıtladı.
Türkiye'nin BMGK başkanlığında, konseyin gündemindeki tüm konularla ilgilendiğini belirten İlkin, bir soru üzerine, Türkiye'nin öncelikli dış politikaları kapsamında, bu ay BMGK'nın gündemine, Gürcistan'daki BM gücü, Kosova, Irak, Afganistan gibi, Türkiye'nin yakın çevresindeki konuların geleceğini ve bu konuların zaten Türkiye'nin her an gündeminde olduğunu kaydetti.
Büyükelçi İlkin, bir başka soruya karşılık, Türkiye'nin diğer BMGK ülkeleriyle görüş alışverişinde bulunduğunu, görüşlerinin bazı konularda örtüştüğünü, bazı konularda farklı olduğunu düşündüğünü belirterek, şöyle devam etti: "Türkiye BMGK'ya Türkiye'nin sesi olmak üzere girdi, başkasının sesi olarak girmedi. Bunu başından beri yöneticilerimiz de, bakanlarımız da söyledi. Biz ne doğruysa, neyin doğru olduğuna inanıyorsak onu savunuyoruz ve saygınlığımızı muhafaza edebilmemiz de bununla irtibatlı."
Büyükelçi İlkin, BMGK'da 5 aydır yer alan Türkiye'nin inandığını söylediğini, verdiği sözün arkasında durduğunu ve bunu BM'de herkesin bildiğini ifade ederek, Türkiye'nin BMGK'daki bu tutumunu devam ettireceğini vurguladı.
"Başkasının adına konuşacak değiliz, biz orada bir tek Türkiye adına konuşuruz" diyen İlkin, Türkiye'nin belli konularda belli politikaları bulunduğunu ve kendisinin görevinin de bunları uygulamak olduğunu belirtti.
Büyükelçi İlkin, bir soru üzerine, gelecek yıl Türkiye'nin yine BMGK dönem başkanlığı yapmasının beklendiğini de kaydetti.

Kıbrıs
Büyükelçi İlkin, Kıbrıs'la ilgili soru üzerine, BMGK'ya bu ay Kıbrıs konusunun gelmeyeceğini, çünkü bu konunun geçen hafta görüşüldüğünü ve bir karar alındığını anımsattı.
BM'nin Kıbrıs barış gücünün (UNFICYP) bölgeye 1963'te gönderildiğini, Türkiye'nin ise en son 1961'de BMGK üyesi olduğunu hatırlatan İlkin, Türkiye'nin, BMGK'da Kıbrıs meselesinin görüşülmesi sırasında ilk kez geçen cuma günü yer aldığını belirtti.
Büyükelçi İlkin, "Biz hiçbir zaman Kıbrıs konusu görüşülürken Güvenlik Konseyi'nin bir üyesi olarak katkıda bulunamamıştık" dedi.
Türkiye'nin çıkan karara olumsuz oy verdiğini anımsatan İlkin, "Kararda sanki (adada tek bir hükümet ve devlet var, o da Rum hükümetidir) anlayışı var, bunun sonucu olarak da KKTC'nin UNFICYP'in görev yapması için resmen onayının alınmadığını", buna itiraz ettiklerini kaydetti.
Büyükelçi İlkin, Kıbrıs konusunda bir hareketlilik beklenip beklenmediğiyle ilgili soru üzerine ise Kıbrıs konusunda esas sözün KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'a ait olduğunu, Talat'ın çözümden yana bir tutum sergilediğini belirtti.
İlkin, "Ortada bir fırsat var, umarım Rum yönetimi bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirir. İki tarafı da tatmin edecek, iki tarafın siyasi eşitliğine dayalı bir çözümü kabul eder. Bir fırsat penceresi doğdu, Kıbrıslı Rumların bunu çok iyi değerlendirmeleri lazım, 2004'te yaptıkları hatayı bir daha yapmamaları lazım" diye konuştu.
BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun'un Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer'ın gayret içerisinde olduğunu ifade eden Büyükelçi İlkin, Downer'ın hep "ihtiyatlı bir iyimserlik" içinde olduğunu söylediğini de anımsattı.

Irak toplantısı
İlkin, BMGK'da 18 Haziran'da düzenlenecek Irak toplantısıyla ilgili soru üzerine de Türkiye için en önemli konulardan birinin Irak olduğunu, bu ülkenin geleceği, toprak bütünlüğü konusunda, BMGK üyesi olarak Irak'a bazı cesaret verici mesajlar vermek istediklerini söyledi.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun da bu nedenle Irak toplantısına başkanlık etmeyi tercih ettiğini ifade eden Büyükelçi İlkin, Irak dışişleri bakanının da toplantıya katılabileceğini, katılmasa bile Bakan Davutoğlu'nun o toplantıya gelmek istediğini kaydetti.
İlkin şöyle konuştu: "(BMGK'yı) Irak'a ve Irak konusunda uluslararası topluma vermek istediğimiz mesajların verilebileceği en iyi yer ve ortam olarak görüyoruz. Toplantı, Türkiye'nin Irak'ın bütünlüğüne, geleceğine, birliğine verdiği önemi BMGK'da dile getirmesi imkanını verecek."
Büyükelçi İlkin, toplantının genel bir değerlendirme toplantısı olduğunu da vurguladı.

Gürcistan'daki BM gücü
İlkin, Gürcistan konusundaki soru üzerine, geçen yaz bölgede çıkan çatışmalardan sonra oradaki BM gözlemci gücünün hangi sıfatla ve hangi şartlarla görevine devam edebileceği konusunun ortaya çıktığını ve Genel Sekreter Ban Ki-mun'un BM'nin Gürcistan'daki varlığının bundan sonra nasıl olacağı konusunda bir rapor yayımladığını belirtti.
Rusya, ABD ve "Gürcistan'ın dostları grubu" ülkelerinin bir karar tasarısı üzerinde çalıştıklarını bildiren İlkin, karar tasarısının kabul edileceğini umduklarını, çünkü oradaki
BM gözlemci gücünün görev süresinin 15 Haziranda sona ereceğini söyledi.
Türkiye'nin Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü desteklediğini belirten İlkin, Türkiye'nin, bölgede yeniden gerginlik ve çatışma çıkmasını kesinlikle istemediğini kaydetti.
Büyükelçi İlkin, BM gözlemcilerinin bölgede bulunmasının yeni bir çatışma ihtimalini çok azaltacağını ifade ederek, BM gücünün bölgede bulunmaması durumunda Güney Osetya, Abhazya, Rusya birliklerinin Gürcü birlikleriyle yine karşı karşıya gelebileceklerini söyledi.
Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi İlkin, Türkiye'nin bu çerçevede Gürcistan'daki BM gücünün mevcudiyetini devam ettirmesini istediğini belirtti.

3 Haziran 2009

Yorum:

TÜRKİYENİN SESİ

Dünyanın kendisi, bir sistemin parçası olduğu gibi, üzerinde varolan herşey de, birbirleriyle ilişkilerinde birer sistemsel yapılanmadır. İnsanın içinde yer aldığı ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel vb.tüm yapılanmalar da bir sistemsel bütünlüktür. Her sistemsel yapılanmada belirleyici olan hegemon güçtür.İçinde yer aldığımız ekonomik yapılanmayı bütünüyle içeren sistemsel yapılanmada da belirleyici olan, hegemonyasını sürdüren güçtür.Bu güç ilişkileri düzeninde, tüm güç odaklarının olduğu gibi bizim de sesimizi belirleyen bu hegemon güçtür. Güçler hiyerarşisi içinde yer aldığımız blokta, stratejik ortaklarımıza akortludur sesimiz. Onlarla ortak çıkarların sesidir sesimiz.Aksi olamaz.Olursa da, o güç blokunda yerimiz olmaz. Güç ilişkilerinin reel dünyasının gerçeği budur.Ama, yepyeni bir evreye giren, odağında insana yere vermek zorunda olan, krizlerle insanlara, toplumlara ağır bedeller ödeten ve böylece kısa sürelerle kendini yenileyen, onaran sistemin, artık onu zorlayan yapısal sorunlarıyla trak dediğinin farkında olmalıyız. Bugün, yepyeni bir evrenin eşiğinde olduğumuzu kavrayabilirsek, sesimiz değişir.Bloklardan birine akortlu bir ses olmaktan çıkar ve kendi sesimiz olur. İnsan olarak kendimize, toplumumuza, dünyaya ve geleceğe, sistemin dayattığı yepyeni bir vizyonla bakabilirsek eğer, sesimiz yankı bulur.Sistem, özel ve özgün sesleriyle diyalog içinde olan insanların, toplumların ve de insan gibi yaşamak isteyen herkesin, birlikte yaratmaya koyulduğu, insanca yaşanır bir dünyanın motoru olur.

yurdaer erşan

Thursday, May 28, 2009

Cumhuriyet

"Ciddi bir sosyal kriz olasılığı var"
Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, İspanya'da bir gazeteyle yaptığı söyleşide finansal krizin, ekonomik krize dönüştükten sonra ciddi bir insani ve sosyal kriz olasılığının bulunduğu söyledi. Zoellick, "Büyük bir finansal kriz gibi başlayan olay, çok derin bir ekonomik krize dönüştü ve şimdi büyük bir işsizlik krizine doğru gidiyor" açıklamasında bulundu.
ANKA
Madrid- Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, İspanya'nın en büyük gazetesi El Pais ile yaptığı söyleşide, küresel kriz ve etkilerine ilişkin sorularını yanıtladı. Zoellick, finansal piyasaların bir miktar toparlandığını, bazı gelişmiş ve yükselen ülkelerde borsaların çıkmaya başladığını kaydederek "Ancak dikkatli olmak lazım çünkü üretim kapasitesi kullanımı hala çok düşük olmayı sürdürüyor ve bu bir alarm sinyalidir" dedi.
Daralmanın frenlendiği için G-7 ve G-20 maliye bakanlarının bir miktar rahatlama işaretini verdiğini de belirten Zoellick, büyümenin düşük veya negatif olsa da senaryonun daha az kötü olduğunu söyledi. Buna karşın Zoellick "Siz ne düşünüyorsunuz?" sorusuna, "Hiç kimsenin kesin olarak bilemeyeceği, çok yüksek bir belirsizlik ve risk var. Ve gelişmeye odaklanan, uluslararası finansal bir kuruluş riskleri görmezlikten gelemez" karşılığını verdi.

"Birçok risk var"
Dünya Bankası Başkanı, "En tehlikeli riskler nedir?" sorusuna da, "Birçok. Ancak belki en başlıca risk, finansal sistemi reabilite etmeyi sürdürme gereğidir: ABD bu yönde adımlar attı ancak hala tüketici kredileri, kredi kartları veya emlak sektörü ile ilgili ciddi zorlukları olan bankalar var" karşılığını verdi.
Krizin Doğu Avrupa'da yarattığı sorunlara değinirken de altı büyük Avrupa bankasının, bölgenin finansal sisteminin yüzde 90'ını oluşturduğuna işaret ederek, bu bankaların sermayelerini geri çekmesi halinde etkisinin "çok olumsuz olacağı"nı söyledi. Bu nedenle bu bankalara 31 milyar dolar sağladıklarını, AB'nin de 20 milyar doları bulacak bir katkısı olduğunu söyleyen Zoellick, toparlamanın ne zaman başlayacağı ilişkin bir soru üzerine de şu değerlendirmesini yaptı:

"Sanayide kullanılmayan büyük bir kapasite var, işsizlik artıyor""Bazıları 2009 sonunda, bazıları 2010 başında diyor. Ne olursa olsun, uzun bir süre düşük düzeyde bir toparlama olacak çünkü sanayide kullanılmayan çok büyük bir kapasite var ve işsizlik artmaya devam ediyor. Ve bu popülist ve korumacı politikalar için çok uygun bir ortam oluşturuyor. Yükselen ülkeler arasında da büyük farklılıklar var."
Robert Zoellick, 1930 yıllarına benzer bir çöküşün tekrarlanmasının olasılığının "düşük" olmakla birlikte sıfır olmadığını vurgularken de o yıllara göre en büyük iki farkın, bu defa çok aktif olan merkez bankaların reaksiyonu ve o dönemde piyasaları kapatan korumacılık olduğunu söyledi. Zoellick, 1930 yılları gibi bir çöküşün olasılığına inanmamakla birlikte yine "olursa korkunç olur" dedi.
Artan işsizliğe dikkat çekilerek "Sosyal bir kriz riski görünüyor musunuz?" sorulması üzerine Zoellick, "Olabilir. Büyük bir finansal kriz gibi başlayan olay, çok derin bir ekonomik krize dönüştü ve şimdi büyük bir işsizlik krizine doğru gidiyor. Eğer önlem almazsak, çok önemli siyasi etkileri olan, ciddi bir insani ve sosyal kriz haline gelme riski bulunuyor" uyarısını yaptı.

"Kırılganlık fonunu oluşturmaya çalışıyoruz"
Dünya Bankası Başkanı, küresel bir ekonomin bulunduğu için "ABD büyümese, Meksika ve Orta Amerika büyüyemez. Avrupa tünelden çıkmasa, bunun Afrika ve dünyanın geri kalan kısmı için olumsuz etkileri oluyor. Bu nedenle ilk olarak paraların canlandırma planlarına yönlendirilmesi ve bankaların toksit varlıklarının temizlenmesi mantıklıdır" diye konuştu.
İkinci adımın ise, gelişmekte olan ülkelere daha çok yardım sağlanması için baskıyı sürdürmek olduğunu vurgulayan Zoellick, söyleşi sırasında bir "Kırılganlık Fonu"nu oluşturmaya çalıştıklarını, bu fona hükümetlerin canlandırma planlarının yüzde 0.7'siyle katkıda bulunacağını, bunun da 12-13 milyar dolarlık bir gelir anlamına geleceğini, buna ek olarak da Almanya, Japonya ve belki İsveç'ten para eklenmesi gerektiğini söyledi.
Robert Zoellick, G-20 ülkelerinin son toplantılarına değinirken de Londra toplantısının canlandırma planları veya korumacılık tehlikesi konularında çok olumlu çözümler getirdiğini belirterek, bundan sonra da Eylül ayında New York'ta yapılacak olan toplantıda ise kalkınmakta olan ülkelerin spesifik ihtiyaçlarına odaklanması gereğinin altını çizdi.
24 Mayıs 2009

Yorum
“Büyük bir finansal kriz gibi başlayan olay,çok derin bir ekonomik krize dönüştü ve şimdi,büyük bir işsizlik krizine doğru gidiyor. Eğer önlem almazsak,çok önemli etkileri olan, ciddi bir insani ve sosyal kriz haline gelme riski bulunuyor.” diye, ciddiye alınması gereken bir uyarıda bulunan Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick’in verdiği, verebildiği bu alarm neden bizim gibi, gündelik yaşamayı seçmiş olanları rahatsız etmiyor. Reel dünyanın siyasetcileri, reel dünyanın sektör yöneticileri, yaşadığımız dünyanın görünen gerçekliği içinde, gününü yaşayan bizler, neden daha derinden bakamıyoruz, olup bitene? Neden görünenin arkasından geleni görüp, kavrayamıyoruz?.
Yaşananları betimlemeye çalışan iktisatcılar dünyasıyla, birbirini bütünleyen bir seyirci kitlesi oluşturuyoruz.Neyi seyrediyoruz? Elbette bize seyrettirileni.Merakla da izliyoruz..Sürekli değiştirilen gündemler nedeniyle, alarm seslerini de pek duyamıyoruz. Duysak da, hala krizin sistemsel boyutu ve yapısal derinliği, bildiklerimizin ötesindeki insani boyutu hakkında, sunulan bilgilerle sınırlıI olarak, olan biteni ve krizi algılıyor ve varoluşumuzu etkileyen, yıpratan tehlikeyi umursamıyoruz. Sistemin bütününde ve de parçalarında, yetkili ve etkililer, hala bizlere ipteki cambazı seyrettirme ve kendileri de, işi götürme peşinde! Tıpkı dün olduğu gibi.Sanıyorum, bugünden yarına durum, hepimiz için çok farklı olacak!
Yurdaer Erşan

Saturday, May 16, 2009

Cumhuriyet


Global ilişkiler formu kuruldu


Türkiye'nin farklı alanlarda yetiştirdiği, uluslararası platformlarda Türkiye'yi temsil etmiş kırk akademisyen, büyükelçi, sanatçı, silahlı kuvvetler mensubu, siyasetçi, hukuk insanı, basın mensubu, iş insanı ve bürokrat, Global İlişkiler Forumu (GIF) adıyla bir dernek kurdu.


Global İlişkiler Forumu (GIF) derneğinden yapılan yazılı açıklamada, GİF'in, dünyada hızla değişen dinamiklerin Türkiye'ye ve insanlığa azami fayda sağlamasına ve bu gelişmelerin oluşturacağı tehditlerin asgariye indirilmesine destek olmak amacıyla kurulduğu belirtildi.GİF'in ilk Genel Kurulu'na kadar geçici olarak görev yapacak Yönetim Kurulu, Rahmi M. Koç'un başkanlığında, Hanzade Doğan Boyner, Hasan Çolakoğlu, Metin Fadıllıoğlu, Memduh Karakullukçu, Sönmez Köksal, Gülsün Sağlamer ve Özdem Sanberk'den oluşturuldu. Global İlişkiler Forumu Kurucu Üyeleri ise şu isimlerden oluştu:
''Vural Akışık, Piraye Antika, Pekin Baran, Süher Pekinel Baran, Fatih Birol, Edip Başer, Aslı Başgöz, Feyyaz Berker, Gülsün Bilgehan, Hanzade Doğan Boyner, Yılmaz Büyükerşen, Yavuz Canevi, Hikmet Çetin, Hasan Çolakoğlu, Salim Dervişoğlu, Ömer Dinçkök, Ali Doğramacı, Turgay Durak, Bülent Eczacıbaşı, Tarhan Erdem, Metin Fadıllıoğlu, Cemal Kafadar, Vili Kamhi, Memduh Karakullukçu, Üner Kırdar, Rahmi M. Koç, Cem Kozlu, Sönmez Köksal, Muhsin Mengütürk, Gülru Necipoğlu, Altan Öymen, Ersin Özince, Gülsün Sağlamer, Özdem Sanberk, İlter Türkmen, Rıza Türmen, Tomris Türmen, Solmaz Ünaydın, Rona Yırcalı ve Volkan Vural.''
Açıklamada, dünyada ekonomik, teknolojik, sosyal ve kültürel gelişmelerin uluslararası kuralların yeniden yazılmasını, kural ve kurumların yeniden yapılanmasını zorunlu kıldığına işaret edilirken, ülkelerin, yeni kural ve kurumların kendi lehlerinde oluşması için çaba gösterdiği hatırlatıldı.
Öncü ülkelerde resmi inisiyatiflere entelektüel katkıda bulunan ve diğer ülkelerdeki muadil kurumları ikna ederek, destek veren yapıların mevcut olduğu ifade edilen açıklamada şunlar kaydedildi:
''Global İlişkiler Forumu bu süreçte, dünyadaki değişimin gerektirdiği uluslararası inisiyatiflerin alınmasında Türkiye'nin, etkin, saygın ve öncü uluslardan biri olmaya devam etmesi için gerekli bilgi, analiz, ulusal veya uluslararası tartışma platformlarını sağlamayı ve uluslararası temaslara katkıda bulunmayı amaçlıyor. GİF, yerel ve uluslararası kamuoyunda Türkiye'nin, diğer ülkelerin ve uluslararası kurumların karşılıklı öncelik ve seçeneklerinin anlaşılmasına yardımcı olmayı ve derneğin amaçlarını paylaşan kurumlarla ortak çalışmalar yaparak Türkiye'nin ve insanlığın barış ve refahına hizmet etmeyi amaçlıyor.''
GİF'in öncelikli faaliyet alanlarının, uluslararası alanda araştırma, tartışma ve çalışmalar yürütmek, Türkiye'de ve dünyada toplum için önemli hizmetlerde bulunmuş liderleri davet ederek tartışma platformları yaratmak ve çalışma grupları oluşturarak, tespit ve politika analiz raporları üretmek olacağı bildirildi.

Yorum:

13 Mayıs 2009


Bu yeni kurulan,Global İlişkiler Forumu, kısaca GİF, dünyanın halen yaşamakta olduğu, ilişkiler düzenine tam uyarlı, bir forum olarak göründü bana.Ama şu GİF’in açılımı, Güç İlişkileri Forumu olsaydı, daha gerçekçi bir adlandırma olmaz mıydı? Çünkü yaşadığımız dünyada egemen olan sistemin, hala güçler çatışması,güçler rekabeti, güçler ittifakı, güç kavgaları, güçlerin çıkarları,vb kavramlarla, her şeyi güç ilişkileriyle tanımlayan, kazan-kaybet oyununun oynandığı bir evresini yaşıyoruz. Sistemin, zorlayan ve yeşermekte olan yeni evresinin ne olduğunu, pek gündemine almaya niyetli görünmeyen, krizlerle kendini dayatan ve bu yeni evresinin odağında, insan olması ve yeni kavramsal araçlarla bu gerçekliğe yaklaşılması gerekmez mi? Sisteme, kendi bütünselliği içinde bakacak gibi görülmeyen bu yeni kurulandüşünce forumu, sanki süren oyunda, sadece Türkiye’nin çıkarlarını kollamakla, ona doğru rota çizmede katkıda bulunmakla yükümlü. Oysa, herkesin bildiği,dile getirilen ve halen içinde debelendiğimiz gerçeklik ise, insanıyla, doğasıyla, var olunan sistemsel-düşünsel yapılanmalarıyla, kurumları, yapı ve değerler zinciriyle,alarm vermekte olan bir dünyanın gerçekliğidir. Kazan-kazan denilen ve artık oyun olmayan bir evrenin, yaşanabilmesinin yaşamsal sorunları, dalga dalga gemimizin bordasına vuruyor.Bizleri geleceğimiz konusunda sürekli uyarıyor.Küreselleşmeyle sistem, hepimizi aynı gemide buluşturdu. Ama hala, aynı gemideki "insanlar" olduğumuzu fark ettirmedi. Şayet,İnsan gibi bakabilirsek etrafımıza, böylesi yapılarda belki de reel’in de ötesinde, uzanılacak ve yarını hazırlayacak bir dünya olabileceğini tahayyül edebiliriz.

Yurdaer Erşan

Saturday, May 2, 2009

Cumhuriyet


Kafkaslar'da bir satranç oyunu


The Economist dergisi, son sayısında Türkiye ile Ermenistan arasındaki yakınlaşmasını, "satranç oyunu"na benzetti. Dergi, "Güney Kafkaslar'da bahisleri çok yüksek bir satranç oyunu oynanıyor. Ancak satranç oyuncularından farklı olarak bu oyunda eğer ortak bir amaçta mutabık kalırsa tüm katılımcılar kazanabilir"diyeyazdı.
ANKA
Londra- Prestijli İngiliz The Economist dergisi, son sayısında Türkiye ile Ermenistan arasındaki yakınlaşmasını, "Dağ Satrancı" başlıklı bir analizde değerlerdirirken, "Güney Kafkaslar'da bahisleri çok yüksek olan bir satranç oyunu oynanıyor. Ancak satranç oyuncularından farklı olarak bu oyunda eğer ortak bir amaçta mutabık kalırlarsa tüm katılımcılar kazanabilir" diye yazdı.
Ortak amacın ise, Karabağ sorununun da çözülmesine katkıda bulunacak olan Türkiye ile Ermenistan arasındaki barış sağlanması olduğunu kaydeden dergi, bunun, Türkiye ve Ermenistan bir yol haritasında mutabık kaldıklarını açıkladıkları gün adeta mümkün göründüğü yorumunu yaptı. Dergi şöyle devam etti:

"Sınırlar açılırsa Ermenistan kutsal Ağrı Dağı'na tırmanabilecek""Sınırlar açılırsa Ermeniler, kutsal saydıkları Ağrı Dağı'na tırmanabilecek. Ermenistan' ile dostluğu da, Türkiye'ye Karabağ sorununun çözümünü sağlamak ve Güney Kafkaslar'da daha büyük bir rolü elde etmek için gerekli güç sağlayabilir. Ve bu ayrıca, Türkiye'nin dostları açısından Türkiye'nin AB üyeliğini teşvik etmek için yeni bir neden oluşturur."
ABD Başkanı Barack Obama'nın herkesi memnun etmek için 24 Nisan açıklamasında "soykırım" sözcünü kullanmadığını, yerine "büyük bir felaket" anlamına gelen "medz yegehern" i tercih ettiğini, bunun da Ermenistan ve diasporadaki "şahinler"i öfkelendirdiğini kaydeden dergi, Türkiye'de ise muhalefetin Obama'nın aynı şey söylemek üzere İngilizce yerine Ermenice kullandığını söylediklerine işaret etti.
İngiliz dergi, bir anlaşmaya daha büyük bir engelin Azerbaycan'ın oluşturabileceğini de belirtirken Azerbaycan'ın Rusya'ya yanaşmakla ve Türkiye'ye sattığı doğalgaz fiyatını artırmakla tehdit ettiğine dikkat çekti. Azerbaycan'ın bu tutumunun, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'nin "Ermenistan'ın Azerbaycan ile barış yapmadıkça Türkiye'nin Ermenistan ile barış yapyamacağı yönündeki geleneksel çizgiye dönmesi"ne neden olmuş olabileceğini de kaydetti.
Ancak asıl sorunu, Rusya'nın yaratabileceğini öne süren The Economist, Ermenistan ile Türkiye arasında barış sağlanmasının, Rusya'nun Ermenistan'daki kuvvetlerinin çekilmesine yol açabileceğini belirtirken Rusya'nın aynı zamanda daha gaz sağlamak için Azerbaycan'a baskı yaptığını kayderek, "Eğer bunu elde ederse, Orta Asya ve Azerbaycan'dan Türkiye üzerinden Avrupa'ya gaz taşıması planlanan Nabucco boru hattı projesi öldürülebilir ve böylece Avrupa enerji konusunda Rusya'ya daha çok bağlımlı hale getirilir"
1 Mayıs 2009



YORUM :

Kafkaslar'da bir satranç oyunu oynanıyor. Hemde bahisleri çok yüksek bir oyun bu. Ama bugüne kadar oynanan oyunlardan, hiç de farklı olmayan bir oyun bu. Kaybedenleri ve kazananları olacak olan, tarafları olan bir oyun bu, satranç. Dünün kutuplu dünyasının,bugün yeniden sivrilmeye çabalayan güçlerinin, açmaya zorladıkları yeni arenalarda sınamaya çalıştıkları, bir satranç oyunu bu.Kim kazanacak, kim mat olacak, belli değil.Ama esas kaybedeceklerin,o arenada yaşayan insanlar olduğu besbelli.
Şurası açık ki,THE ECONOMİST'in belirttiği gibi, satrançtan farklı şeyse bu olan.Eğer gerçekten farklıysa,o zaman güçlerin tezgahladığı biroyun değil, bu olan.Tarafların tümünün çıkarlarına hizmet eden bir yaklaşım, bir "mucize" olabilir bu ancak, Kafkaslar için!.
Şayet,Kafkaslar'a burnunu sokan herkes,ora insanlarının sorunlarına, karşılıklı, "insan gibi" bakabilirlerse,somut sorunlara ve "ortak çıkarlara” dayalı çözümleri birlikte oluşturabilirlerse ve buna, yardım ve katkıda bulunabilirlerse, gerçekten "model" olabilirler,tüm dünya için. Ve buda, ciddi ciddi, oyun değildir, Kafkaslar için..

The Economist'in sayın yazarları,artık oyunlarla yönetilebilecek, çözülebilecek sorunların yaşandığı bir dünyada değiliz.Çıkarları gizleyecek oyunların, sonuna geldik herhalde.Krizlerle kucaklaşa, boğuşa dayandığımız kapının, farkında değil misiniz.Ne kadar kıvırtsak da,George Monbiot' nun altını çizdiği gibi,ORTAK AKLIMIZIN ve ORTAK ÇIKARLARIMIZIN GEREĞİ OLAN, SİSTEMİN SÜRDÜRÜLEBİRLİĞİNİN zorunlu kıldığı, artık gerçekten herkesin kazanacağı, oyun olmayan büyük adımları atmaya sıra geldi.
Yurdaer Erşan

Friday, May 1, 2009

Radikal

Büyük felaket...Türkiye

Esas “Büyük Felaket” nedir biliyor musunuz?

İnsanın, kendini bildi bileli her yıl, Nisan ayında kendi türünden insanları katleden soykırımcıların soyundan gelenler olarak suçlanması. Bu yolda her yıl, en büyük güç Amerikanın, Kongresinin ne karar alacağı, Başkanının da “soykırım” tabirini kullanıp kullanmayacağı, en büyük derdi oluyor siyasetimizin ve tabii ki, hepimizin. Her yıl Nisan ayında toplumca çalkalanıyoruz bu deli fıçısında. Kan davası haline getirilen 1915 olaylarını, o acıları biz, hafızası zayıf bir toplum olarak unutmuş, unutmayı yeğlemiştik düne kadar.O acıları belki hala da, anmak istemiyoruz. Belki de, geçmişle uğraşarak, ona zaman harcamanın bugüne, yarına birşey kazandırmayacağını düşünüyoruz. Yaşananları, acılarımızı bastırarak yadsıyoruz, sıkışınca mukatele, “karşılıklı öldürme” deyip işin içinden çıkmaya çabalıyoruz. Kendimizin, insan olarak reva görmediğimiz bir tanımla, tanımlanmasını da, istemiyoruz. Olup biteni, her tarafın kabul edebileceği,kabul etmeye ikna edebileceğimiz, ortak bir tanımla da tanımlayamıyoruz.Neden? Obama’nın, kollamak zorunda olduğu siyasal dengelerin gereği,“Büyük Felaket” tanımına sahip çıkmasıyla bu yıl, işler gene karıştı. Ermenilerin artık kabul etmediği, Batının Robert Fisk gibi tanınmış yazarlarının kaleminden de taşlanan bu yaklaşımı, biz de tekmeledik. Neden? Gerçekte herkesin, her toplumun kendi çıkarlarına göre, gerçekliği tanımlamaya çalıştığı, bir dünyada yaşıyoruz hala. Sistemin güç ilişkileri dünyasını terk edemedik, güçlerin, güç ilişkileri içindeki dayatmalarını aşamadık.Tepkiler ve tavizlerlerin sarmalından çıkamadık. Artık yaşadığımız dünyayı,bizi bugünlere taşıyan sistemi v e insan olarak kendimizi farklı tanımlar içinde algılamamız, kavramamız gerekiyor sanki. Bu kavrayışı da, ortak aklımızın temeline oturtmak, bugüne kadar bizleri bölüp parçalayan ve birbirine kırdıran tüm tarihsel kimliklerimizin ötesinde, esas kimliğimiz olan, türsel kimliğimizle, dünyamıza bakmanın yolunu bulmalıyız.Sistemin dünkü evresinde birbirimize “ötekileşerek”,kavga ve yıkımlar içinde, acılarla dolu uzun yollar kat ederek geldiğimiz bugün, her türlü birikimimizle, ortak gücümüze dayanarak, yeniden kendimizi, insan olarak keşfetmemizi gerektiren, bir evrenin eşiğindeyiz. Tüm dünya, bu yeni evrenin,sistemin dayatan yeni açılımının anlamını, ister empati diyelim,ister ötekiyle bütünleşerek diyelim, ister insan gibi bakarak diyelim, yaşanan tüm felaketlerin, kaçınılmazlığının idraki içinde olarak, geçmişine bakabilirse,daha az sancı ve daha az kayıpla ileriye adım atabilir. İnsan türünün, tüm doğasıyla, kaçınılmaz bütünlüğünde varlığını sürsürebilmesi için, yaratmaya çalıştığı uygarlıkla, uygar insanla, her türlü “izmin” pençesinde biçimlenmiş, güç ilişkilerinde bir bende, bir unsur, bir ögeye indirgenmiş bir insanımsı olmanın arasındaki büyük farkı, ayırt etmesi gereken bir eşikteyiz. Kutuplardan inenlerin, orta yolu görüp bilenlerin, bu gerçekle aydınlananların yol göstericiliği ancak, bizi bu kuzgunların gagalamasından kurtarabilir.
yurdaer erşan

Thursday, April 30, 2009

Cumhuriyet

Robert Fisk Obama'ya kızgın


Tanınmış gazeteci ve yazar Robert Fisk, "soykırım" ifadesini kullamadığı için sert dille eleştirdiği ABD Başkanı Obama'nın açıklaması için "Zekice, ustaca, kurnazca bile, ancak gerçek değildi. Çünkü sonunda Barack Obama, Amerikalı Ermeni seçmenlerine verdiği sözü tutmadı" yorumunu yaptı.
ANKA
Londra - The Guardian gazetesinin tanınmış yazarı Robert Fisk, Barack Obama'nın 24 Nisan'da yaptığı açıklamayı sert dille eleştirdiği yorumunda Obama'nın Ermenilere verdiği sözü yerine getirmediğini belirterek "Zekice, ustaca, kurnazca bile ancak gerçek değildi. Çünkü sonunda Barack Obama, Ermeni Amerikalı seçmenlerine verdiği sözü tutmadı" diye yazdı.
1915 olaylarının "soykırım" olduğunu savunan Fisk, Obama'nın kampanya sırasında sarfettiği "Amerika, Ermeni soykırımı konusunda gerçeği söyleyen bir lidere layıktır. Ben bu lideri olmaya kararlıyım" sözlerini anımsatarak şöyle devam etti:
"Ancak hafta sonunda soykırımın başlamasının yıldönümünde o Başkan değildi. Başkanlar Clinton ve George Bush gibi o da kitle öldürmelerini 'büyük felaket' olarak adlandırdı ve Ermenice 'Meds Yeghern' ifadesini kullanarak her iki taraf için bahse girişmeye çalıştı."
Robert Fisk, Obama'nın gerçeğini söyleyeceğine inananları hayal kırıklığına uğrattığını belirtirken "Türkiye'nin kitle katliamdan sorumlu olduğunu söylemedi bile" ifadesini de kullandı. Bunun yerine Obama'nın Türkiye ile Ermenistan'ın ilişkileri normalleştirme çabaları konusunda bir şeyler gevelediğini öne süren Fisk "Ancak ilişkilerde tek gerçek iyileşme Ermenistan ile Türkiye arasında bir futbol maçından ibarettir" diye yazdı.Türkiye'nin "tarihçiler komisyonu" talebini sürdürdüğünü belirtirken halbuki akademik dünyanın "soykırım" olduğu yönünde hem fikir olduğu görüşlerine yer veren Fisk, 1915 oylalarında 1.5 milyon kadın, erkek ve çocuğun öldürüldüğünü de iddia etti.
28 Nisan 2009




YORUMLAR (1)


Bay Robert Fisk, yaşadığımız dünyayı ve sistemi sadece oturduğunuz köşeden algılayıp kavradığınız için size kızgın değilim.Ama lütfen ayağa kalkıp,gözlerinizi biraz oğuşturup, reel'in ötesini görmeye çalışın.Sistemin güç ilişkileri,çıkar kavgaları,sınıf çıkarları,sınıf kavgaları,vb tüm bu güne kadar çiğneyip aşındırdığımız evrelerin,değerlerin,kavramlarının ötesine geçmeyi,bir de "insan gibi" bakmayı deneyin dünyaya.Obama'nın,binbir siyasi dengenin ,pazarlığın arasında, ancak soykırım gibi,ağır,suçlayıp cezalandırmaya açık bir güç ilişkileri silahını, kullanmayarak "büyük felaket" gibi bir kavramla yaşanan acıyı belki istemeden ortak bir zemine taşımaya çalışmıştır.Belkide yeni bir ortak zeminde, meseleyi diyalogla çözümleyebilmenin ortamını işare etmiştir.Sizin pragmatik kafanızda bunu böyle algılarsa,insaların "ortak" çıkarlarına hizmet etmiş olur.Sistemin eşiğinde olduğumuz bu yeni evresi, artık sizi olaylara bir İngiliz gibi,bir Ermeni gibi,bir Türk gibi bakmaktan alıkoymalı.Tabii insanı,sistemi ve girmekte olduğumuz bu yeni evreyi algılıyor,kavrıyorsanız!..

yurdaer erşan

Monday, April 27, 2009

Cumhuriyet
26/04/2009
Dünya
Obama'ya sert eleştiri: Sözüne ihanet etti

Avrupa Ermeni Federasyonunca yayınlanan açıklamada 24 Nisan mesajında "soykırım" demeyen ABD Başkanı Obama sert dille eleştirildi. Federasyon, Obama'nın ABD'nin inandırıcılığına darbe vurduğu iddiasında da bulundu.

- ABD Başkanı Barack Obama'nın 24 Nisan açıklamasında "soykırım" sözcüğünü kullanmamasına Ermenilerden sert tepkiler sürüyor. Obama'ya ABD'deki diasporanın yanısıra Avrupa'daki Ermenilerden de ağır eleştiriler geldi. Avrupa Ermeni Federasyonu, Obama'yı sözüne ihanet etmekle suçlarken ABD'nin inandırıcılığına darbe vurduğunu da iddia etti.
Avrupa Ermeni Federasyonunca yayınlanan "Ermeni soykırımı: Obama sözüne ihanet etti" başlıklı açıklamada Obama'nın soykırımı tanıma sözünü tutmadığı, bunun da "moral ve siyasi" açıdan Obama'nın siyaseti daha ahlaki kılma politikasında "ilk başarısızlığı" olduğu öne sürüldü.
"Tek uygun sözcük soykırım"
ABHaber tarafından yansıtılan açıklamada Federasyon, 1915'de yaşanan olaylar için Obama'nın Ermenice "büyük felaket" anlamına gelen "Medz Yeghern" ifadesini kullandığına dikkat çekerek «siyasi ve hukuki olarak tek uygun kelimenin "soykırım" olduğunu da iddia etti.
Obama'nın "soykırım" demeyerek "milyonlarca Amerikalı ve Avrupalı'yı hayal kırıklığına uğrattığını belirtilen açıklamada ayrıca Başkan'ın "ABD'nin, genel olarak dünyada, özel olarak da Güney Kafkaslardaki inandırıcılığına darbe vurduğu" savına da yer verildi.
22 Nisan açıklamasına eleştiri
Bu arada, Federasyon Başkanı Hilda Tchoboyan da, Türkiye ve Ermenistan'nın ikili ilişkilerin normalleşmesi için bir "yol haritası" üzerinde mutabık kaldıkları yönünde 22 Nisan gecesi yaptıkları açıklamaların sürdürülen görüşmelerde ilerleme sağlandığına ilişkin yeni bir unsur içermediği de savunarak açıklamaları "sinik bir manevra" olarak niteledi.


Yorum:

Yaşadığımız sorunlara "insan gibi" bakmayı, daha öğrenemedik.Çünkü yaşadığımız tüm tarisel süreci,hep ayrı ayrı, bölünmüş insanoğlunun, bölüklerinin tarihi olarak bildik, ezberledik.Her bölük kendi varoluş mücadelesinde yalnız kendini tanıdı. Yalnız kendi tarihini esas tarih olarak bildi.Güç ilişkilerinde yalnız kendi gücünün varlığını,geleceğini düşündü.Onun için yaşamını feda etti.Çünkü tüm dünyası, o idi.
Ama bugün artık, hepimizin bir bütünlüğün parçası olduğumuzu, esas kimliğimizin insan olduğunu,bütün haklarımız ve hukukumuzla kendimizi yeniden inşa etmenin, gayreti içinde olduğumuzu,hiç olmazsa görebiliyoruz .Hepimizin tüm geçmişi, bu günlere akan insanlık nehrinin birer katresidir .Katkılarımızla türümüzün geleceğini,geleceğimizi inşa ediyoruz.Bu yolda çok acı deneyler yaşadık,çok kayıplar verdik,bizi insan kılan beynimizin, gri tabakasını donatırken.Hala çok boş yer var beynimizde.Yaşadığımız her türlü felaket ve acı bizim yaşamamız gereken zorunlu deneyler ve derslerdi.
Radikal gazetesinin Pazar ekinde Cengiz Aktar' ın "Soykırımdan ötesi Büyük Felaket" başlıklı yazısında değindiği gibi,1915 olaylarına, her iki yakadan, toplumdan,halklardan,bölüklerden,taraflardan bakarak soykırım veya değil,diye kapışmak,cezalandırma peşinde koşmak,ortak yaramızı deşmek,yararlanmak isteyen güçlere,tutacak ve çıkarına kullacak bir tutamak vermek değil midir.Oysa bu felaketi yaşayan halkların olaya insan gibi bakarak çıkaracakları dersler olmalı.Yarını inşa ederken yararlanacakları, bu "ortak büyük felaketin" acılarını ve bugüne kadar kaybettirdiklerini hissederek,düşünerek, birlikte ortak yarınlarına katkıyı düşünebilmeliler.Çünkü yaşadığımız bu küçük mavi satelitte, onun ve bir parçası olan bizlerin geleceği, en temel kimliğimiz olan insan olmayı birlikte keşfetmemize bağlıdır.

Yurdaer Erşan