Friday, January 12, 2018

 UFUKTA GÖRÜNEN NE?..
 Evren'de ve onun bir zerresi olan doğamızda  var olmak  ve varlığını sürdürebilmek, her canlı  için, onu örgütleyen enerji ile  oluşan enerji alışverişine dayanan bir sistemsel yapıya bağlıdır. Açık  bir sistem olarak, çevresiyle sürekli enerji alış verişinde bulunmak zorunda olan senin yaşamın da , örgütleye bildiğin  enerjiye dayanarak, yarattığın ve geliştirdiğin güce bağlıdır…Kısaca sen, bilebildiğimiz kadarıyla evrenin en son ve en gelişkin  bir ürünü olarak, arızalanma riski de en yüksek bir varlıksın. Çünkü sen gücü farklı olan bir güçsüzsün!.Oysa  doğada tüm yaşam , güç ilişkileri düzeninde varolur ve sürer. Varlığını güç alış verişi  düzeninde korur ve geliştirebilirsin.  İnsanlık tarihi de başlangıçta bu zorunlu güç ilişkileri sistemi içinde yazılan , çizilen bir TARİHTİR. Elindeki Sopayla  “ güç bende!..” diye haykıran insan tarafından yaratılan ve yazılmaya başlayanan bu TARİH yoluna, para ile onu yaratan, tanıyan, işlevlerini keşfeden insanlarca yazılmaya devam etti bugüne kadar. Paranın , çok kılıklı, çok işlevli  yapısıyla  yarattığı ve temsil ettiği sermayenin adını verdiği  güç ilişkiler  sistemin  bu  yeni evresinin adı da, KAPİTALİZM ya da Kapitalist düzen, Sistem oldu..Sopa ile kurulan güç ilişkileri düzeninde insan, insanda iki bölüğe bölündü. Sopayı, kılıcı, orduyu , Devleti elinde tutan,Yönetenler ve  de onun yönettiği. yönetilenler… Paranın düzeninde  ise bu ayrışma, toplumlarda güce hükmedenler,  onu koruyup geliştirenler,  sermayedarlar ile her türlü gücü sağılan  insanlar,  proletarya, kısaca burjuva sınıfı  ve işçi sınıfı karşıtlığı olarak biçimlendi. Parçalanarak insanlıktan çıkan İNSANın yaşamsal gereksinimi olan gücün yaratımı ve birikimi sürecinde yaşanan sınıf mücadelelerinin yarattığı krizler ve çatışmalarla  zaman zaman aklın yolunu bulmada zorlanan insanlığa, bu durum  ağır bedeller ödetti. Kayıplar ve yıkımlarla  yok edilen birikimler, aynı  zamanda gücün gelişiminin, dönüşümünün yollarını da açtı.İnsana, entropisi en az, en rasyonel üretimin ,bilgi yoğun üretimin, aynı zamanda gücün dönüşümünün  yeni  yollarını da keşfettirdi. Ulaşılan Teknik , teknolojik gelişim ve oluşan bilgi birikimi bizi bugün sanayi 4.0 ‘ın kapısına taşıdı!..Ancak, proletaryasının  giderek Sistemden dışlanması ve de Küreselleşen sitemde insanların yoğun bir biçimde kullanım değerleri dünyasından da koparılıp,yaşamı mübadele değerleri dünyasına taşıması, gereksizler, prekaryalaşma sürecini de, krizlerini de   farklı boyutlarda  derinleştirdi.  Sistemin dinamiği olan sınıf mücadelelerinin bu yeni formatı,  yeni krizlerini savaş ve yıkımlarını da  beraberinde getirdi. Farkına varılmayan, Sistemin dayatan bu yeni bir  evresinin , sistemde büyük ve köklü bir dönüşüm  zorunluluğuyla kapımızı çaldığıdır. Küreselleşen sistemin, Ulus Devletlerin parsel parsel  sardığı dünyamızı, kaçınılmaz olarak bütünleyen gelişimi, bir parçasında yaşanan  sancıları tıpkı bir insan vücudu gibi bütününde  yaşanır  kıldı. Sanki dün parçalanan İNSAN'ın  bütünlenebilmesi yolunda ilk adımları  atmanın da, zamanı geldi. Bunun için tartışılması ve cevabı aranması gereken, yeni aklın, ortak kılınacak aklın sordurduğu bu soruların köklü cevaplarını vermektir!.. NE?.NİYE?.NASIL?. NEREDE?. Ve NİÇİN?.dir.
                                                               Yurdaer Erşan
( Devamı:yurdaerersan@blogspot.com)



Wednesday, March 30, 2016

GÜCÜN  İKTİDARI…   

    Güce, yaşamsal bir gereksinimi bulunan ve onun yaratıcısı olan insan, yarattığı bu gücün nasıl onu paramparça ederek,gücün iktidarını  oluşturduğunu, nasıl değişip dönüşerek bu günlere geldiğini  bilmeden, gücün hala bize hükmeden iktidarına son vermek, mümkün olamaz. Ancak Gücün, onu yönetecek İnsana, insanın da ,İnsan olarak varlığını sürdürebilmesi için güce gereksinimi vardır.    
       Gücün, burnumuza takıp, güdülmemizi sağladığı  iktidar  halkasından kurtulmanın yolu elbet bulunur.Bugün,çok uluslu ve uluslar üstü dev sermaye gruplarının dünya pazarlarını bütünlediği, teknolojik gelişmelerle kapitalizmin, insanı kitlesel üretim bantlarından dışladığı, kullanım değerleri dünyasını,neredeyse tümüyle mübadele değerleri dünyasına dönüştürdüğü bir evredeyiz. Küreselleşip, bütünlenen sistemin, dünyayı harmanlayarak,üretimi sorun olmaktan çıkarıp, artık tümüyle dönüşüm sorunlarıyla boğuştuğu, elindeki gücü artırmak, onun ateşini canlı tutmak adına  yıkımlarla, lokal savaşlarla sürdürebilirliğin, çok yönlü güncel sorunlarını  aşabilmek için çırpındığı, bu sistemin ve onun bir alt yapılanması olan güç ilişkileri sisteminin, tarihi kazan- kaybet oyununun, kısaca kapitalizmin zurnasının zırt dediği yerdeyiz bugün...
     Bütünlenerek denetlenemez hale gelen bu gücün, dün parsellettiği dünyamızdaki her parselde, kendisini yönetme erkini kullanmak üzere, örgütleyerek yarattığı iktidarlar ve onların hiyerarşilerinin paylaştığı ve hükmetmeye zorlandığı bir dünyadayız.Bu iktidarların ve hiyerarşik yapılanmaların tepelerinde yer alan, kimi kifayetsiz muhterislerin yönetimi ve baskısı altındaki dünyamızda yaşananlar, yaşadıklarımız,  gücün iktidarı'nın da artık çok yönlü tanınıp, anlaşılıp kavranması gereğini önümüze koymaktadır.Gücün gelişip, değişerek, dönüşüp bütünlenerek bugünlere ulaştığı, sürecin her evresinde oluşan ve yönetme erkine sahip olan iktidar yapıları da, gelişip dönüşerek, evrilip değişerek, sahiplendikleri parsellerde, örgütlenip bütünlenerek bu günlere geldiler.

      Böyle bir sürecin başlamasını ve gelişimini dinamize eden temel nedeni de, bir kere daha hatırlayalım.İlk ayağa kalktığında, ellerini ve kendini özgürleştiren, dikildiğinde gözlerinin alabildiği kadar gördüğü, duyu organlarının algılayabildiği kadar uyarıldığı, onu saran  arzu ve ihtiyaçları  yaratan dünyasında, ilk adımlarını atmaya başladığında insanoğlu, kendi aczini , yetersizliğini ve de  kendine yetmezliğini  gördü.
       Toplumda ilk iş bölümü de, ilk adımlarında, doğal ve türsel yaşamının gerekleri ve gereksinimleri üstüne oluşmuştu.Üreme ve yaşamı sürdürebilme sorunuyla birlikte,kadın-erkek  ile güçlü- güçsüz ayrımı, canlılar dünyasının doğal seyrinde ilk gündeme gelenlerdi..
      Bu yaşam birlikteliklerinde, süreci sürdürebilenler, yönetebilenler, doğal olarak ilk ,en yakınlarındaki insanlar üzerinde bu yönetme, yönlendirebilme gücünü,becerisini  denemeye, kullanmaya başladılar. Avcı ve toplayıcı ilk toplumlardan bu yana, bu yetenek ve güç, çok önemli değişim ve dönüşümler geçirmiş, insanların kendi kendilerini ve birlikteliklerinin yönetimine katılabilme yetisine ulaşmasında, çok ağır bedeller ödense de,önemli bir güç deney ve bilgi  birikimi yaratmışlardır.
      Soylar, boylar, klanlar ve kabilelerden aşiretlere varan toplumsal yapılarda, onları  güden, yönetme becerisi ve bilgi birikimiyle farklılaşmış, gelişkin  insanlar olmuştur. Bunların gelişen iktidar alanları, yönetme erklerinin kapsadığı ve etkilediği kitlelerin büyüklüğü, giderek onları organlaşmaya, iktidar kurumları yaratmaya zorlamıştır. Örgütlenerek, organlaşarak gelişip, büyüyen Muktedirin, sahip olduğu bilgi, deney birikimi, aklı ve gelişmiş güdüleriyle kazandığı beceri ve yetenek, onun hükmettiği gücü, en az emek ve enerjiyle yönetme güdüsünü de harekete geçirmiştir. Bunun bir bilgi olarak değerini de kavranılır kılmıştır.Toplumun gücünü ve kazandıkları becerileri  yönetme ve yönlendirmenin, kısaca iktidar olmanın ilk kurumsal yapısını, yerleşik toplumun ilk iktidar aygıtını, yani devlet makinesini de, bu bilgiyle tasarlayıp yaratmayı başarmıştır.
      Çoban toplumun, telef olan sürüleriyle, varlığını sürdürmede düştüğü dar boğazlarda, akıncı,yağmacı olarak  çadırlarda otağlarda yürüttüğü devlet yapıları, yerleşerek kimi yerlerde, köleciliğin site devletlerine, hatta imparatorluklara dönüştü. Kimileri ise gelişip, güçlenerek ulaştıkları devlet, imparatorluk yapılanmalarında çok geniş alanlara ve kitlelere hükmettiler. Bu muktedirlerin devletleri,Beylerin ve Efendilerin,Krallar ve Hakanların, Şahlar ve Padişahların, Sultanların, soylarıyla, sülaleleri ile kuşaklar boyu hükmettikleri, giderek geliştirip, kurumlarla biçimlendirip, yasalarla donatıp, örgütlemiş oldukları, organlaşmış iktidar aygıtlarını  yarattılar.
       Devlet denen bu aygıt marifetiyle, muktedirlerin sürüleştirdikleri insanlara  egemen oldukları, sosyal yapılanmalar da, çeşitlendi ve birbirini izledi.
       Giderek mutlaklaşan, kurumsallaşan, tanrısallaşan birinin, sahip olduklarıyla belirlenen ekonomik gücü, toplumu kucakladığı ve inandırdığı ve kendisini, Tanrı’nın vekili kılan, ideolojik gücü ve iktidarının yarattığı, yaratılmasını sağladığı kurum ve yapılarla  güttüğü siyasetin gücü, bu güçlere dayanarak yaratılan algının gücü, insanlarda güven ve adalet duygusunu, istikrarı gözeten bir yeni devlet oluştu duygusunu yarattı. Bu da toplumun her alanındaki, tüm yaşamsal ilişkilerinin sürdürülebilirliğini kontrol ederek, toplumda istikrarı sağlamaya yöneldi.
      Tüm bu gelişim ve dönüşümleri zorlayan, güç yaratma ve onu geliştirme zorunluluğu,sınıf mücadeleleri motorunun da ivmesiyle,her alanda önemli değişim ve dönüşümlerin önündeki engelleri  temizleyen yol makinesini oldu.Ekonomide, para gibi her şeye eşdeğer olabilen ve zamanla bir ortak değer ölçüsü olan aracın icadıyla  hızlanmış, mübadele ilişkileri, üretim ve ticarette, dönüşüm ve bölüşümde, ölçülebilirliği, güçte biriktirilebilirliği ve gücün biriktirilebildiği ellerde de birikimini  sağladı.Ticarette biriken sermaye, değer yaratmanın yollarını açtı.Yavaş yavaş para ve sermayeyle yatırımın yolunu açan, hasatla gücüne güç katan sermayedar,üretimi de denetleme, düzenleme ve  pazarlama olanağını  yarattı. Bu yeni güce dayalı yeni iktidar odakları yani sermayedarlar ve kurumları da ortaya çıktı
Bu yeni güç, dağılımı ve çok yönlü tüm etkinlikleriyle, Mutlak muktedir kişinin, iktidarını, tahtını kurumlarıyla  devletini, hükmettiği  gücü  zorlayan, en önemli güç birlikteliğini yarattı. Mutlak muktedirlerin yüksek vergi ve salmalarıyla zorlanan sermayedarlar,13. y.y.da İngiltere de  birleşip Kral’a, bir arada var olmanın koşullarını içeren bir toplumsal sözleşmeyi, ilk anayasayı, Magna Carta’yı dayattı. Böylece Parlamenter düzenin de ilk adımı atılmış oldu.İktidar, gücü yaratan halk adına, sermayedarlarca  paylaşıldı. Böylece iktidar, gücün en son formunu yaratan ve gelişimini denetleyen  bilgi ve beceriyle donanmış olan, sermayedarların eline geçti.
      Sermayedarların aklı, kısaca paranın aklı, gücün yaşamsal değerini kavrayan, kavrayacak olan tüm insanların aklı olabildiği zaman, kendine egemen olan insan, sahip olduğu güce de egemen olabilir. Akılla ve aklın yolunu bulabilecek yetenekle donanan insan, ancak bu yolla gerçek bilginin de kaynağına ulaşır.Yaratıcılığın gücünü oluşturan ve insana, insan olduğunu fark ettiren bu gelişme, insan olarak varlığımızı sürdürebilmemizin teminatıdır.
Yaşamakta olduğumuz süreçte, gücün son sahipleri olan, sermayedarlar  güçlerini, sahip olduklarını, insanoğlunun en önemli icadı olan paranın, deste deste banknotlarının arkasına saklar ve onunla ifade ederlerken , iktidarlarını da dönüştürdükleri Devletin  türlü çeşitli biçimlenişlerinin arkasına sakladılar. Millete seçtirdiklerine , denetimleri altındaki iktidar makinesini,seçimden seçime teslim ettiler.  Kurdukları bu devlet düzeninde parlamentonun alnınada, “Egemenlik kayıtsız şartsız  milletindir!..” dediler.

Yurdaer Erşan                                     30 Mart 2016



Friday, March 11, 2016

GÜCÜN DEVLETİ…

      Hazırladığım Gücün Devleti, Gücün İktidarı ve Yeni Demokrasi başlıklı, üç bölümlük yazımın, ilk iki bölümünde, sorunun güce bağlı tarihsel boyutunu, geçmişini paylaşıp, tartışılması gereğini vurguladığım üçüncü bölümde bir gelecek  taslağı sunuyorum. Hepimize kolay gelsin diyorum.
      İnsan olarak, toplum olarak,içinde yaşadığımız ülkenin ve bir parçası olduğumuz dünyanın, kaygı ve korku yaratan gidişatının nedenlerini, nereye doğru gitmekte olduğunu doğru anlayabilmek ve kavrayabilmek için, konuşup, tartışarak olup biteni özümsemek, ortak aklımızın rehberliğini, yaratmak zorundayız.Çünkü, artık bir oyun gibi oynanan bu “temsili demokrasi” oyununda, örgütlü çıkar guruplarının, vekaletimizi, vesayetimizi kapmak için güç devşirip iktidara gelme, iktidarlarını sağlama alma ve sürdürme yarışında, çatışmasında ve kavgasında tükeniyoruz.
      Toplumun bir parçasının çıkarlarını kollamak üzere, akla, hayale gelmez algı yönetimi cambazlıkları ile, bilgilenme hakkımızı sürekli çiğneyip, çoğunluğun aklını çelerek ,oy alabilmek için,bilincimizi bulandırıp önümüzü kararttıkları bir süreçten geçiyoruz.
      İnsanoğlunun, sahip olduğu potansiyeli keşfedip, kendini ve toplumsal yaşamını,insana uyarlı bir biçimde  bütünleyebilmek için başladığı ve halen sürdürülen, uzun ve zorunlu bir yürüyüşün, bugün çok önemli bir evresinin eşiğindeyiz. Dönüp de, kat ettiğimiz yola neden çıktığımıza, nereden nereye ve nasıl geldiğimize bir bakarsak, aşağıdaki belirlemeleri rahatlıkla yapabiliriz.
      Ayakları üzerine dikilen  ilk insan, kısa sürede, onu zorlayan ve saldırganlaştıran eksiğinin, ne olduğunun  farkına vardı. Beyninin yarattığı, birbirini kışkırtan, tetikleyen, sınırsız ihtiyaç ve arzularla, onları gidermesine imkan vermeyen, sınırları belirli ve yetersiz gücü arasında, tüm potansiyelini zorlayan bir çatışma, bir kendine yetmezlikti bu.Kendine yetmezliği karşısında, yetersizliğini gören ve sıkışan insan sürüsü, öncelikle türdeşleriyle birlikteliğinin, bu birlikteliğin gücünün, kendisi için, bir yaşamsal zorunluluk olduğunu yaşayarak gördü ve öğrendi.Böylece ilk güç birliği doğdu.
       Bunu ilk görüp, yaşamsal zorunluluğunu fark ederek, diğerlerinden faklılaşanlar, topluluğun öncüsü, yol göstericisi birlikteliğin kollayıcısı ve sürdürücüsü oldular.Toplumlar, aralarında gelişip, farklılaşanlar tarafından birlikteliğin  yaşamsal önemine birlikte yaşayarak inandırıldılar.Bu inanç bağını kuranlar, topluluğu bu çerçevede yaratan, kollayan ve simgeleriyle kutsayan ve insanın inanç dünyasını da ilk yaratanlardır.
      Birlikteliğin, toplumsal gücünü kutsayıp, simgeleyen totemler, doğa parçaları, ulu ağaçlar, putlar, şamanlar vb. etrafında toplanıp, sosyal bir bütünlük oluşturan, pagan bir dünyaya açılan insanoğlu, ilk defa kendisini var edenin ve koruyanın da, bu birliktelik  ve onun güç birlikteliği olduğunu, yaşayarak gördü ve inandı. Nedenini pek bilemeden, kendini içinde bulduğu bu yeni oluşum, aynı zamanda onun güvenlik çemberiydi. Zamanla, bu birlikteliğin, insanın gerek duyduğu gücün kaynağı olduğunu yaşayarak görüp, kavrayanlar ve bunun ilk farkına varanlar,bu sosyal yapının beyni, aklı, lideri, birlikteliğin tutkalı, inanç ortaklığının yaratıcıları, kısaca yaşam kılavuzu, yönetenleri,bilginin de ilk taşıyıcıları oldular.
    Her birlikteliğin öncüleri, liderleri, aklı kullanmanın yararını, aklı yaratacak,  düşünülebilecek boş zamanının anlamını ve gereğini de, bu konumda yaşayarak  kavradılar. Diğerlerinin de, aklın yolunu bulup, keşfedecek boş zaman yaratmamayı, inanç dünyalarını sürekli besleyerek, bilgisiyle yol göstererek,   aylak kalmalarını engellemeyi de bildiler. Kurulan düzenin gelişerek, kendini yeniden üretmesinin koşullarına, hep göz kulak oldular.İnsanların birer açık sistemler bütünlüğü olarak, farkında ve bilincinde olmadan doğayla ve birbirleriyle kurdukları enerji alışverişinin yol göstericisi, kollayıcısı ve yardımcısı oldular. İnsan olma yolundaki uzun yürüyüşte, toplumsal birlikteliğin, mümkün olduğunca parçalanmaması, insan olmak için,insanlıktan çıkılan bu yürüyüşte, yaşanan tüm acılara tevekkülle, tahammülü önerdiler. İnanç dünyasının umut ve teselli dolu vaazlarıyla, tüm çatışma ve kavgalara rağmen, türün gelişip faklılaşan öncüleri,birlikteliğin korunması yolunda, güçlendiler.Gerekli  her yeni adımı atmayı da, deneyip buldular. Artık onlar, o koşullarda, yaşamı kolaylaştırıcı, birliği geliştirici öncülerdi.
      Bu toplumların kendini yeniden üretebilme koşulları değişip onları zorladıkça, oluşan yeni ihtiyaçlar ve arzular, yeni güç birlikteliklerini, zorunluluk olarak gündeme getirdi. Değişip gelişen ve farklılaşan bu birliktelikler, avcı, toplayıcı, çoban ve yerleşik tarım toplumları gibi farklı varoluş yapılanmaları içinde uzun süre,bilgi ve becerilerini geliştirerek, devindiler.  Birliktelikler, kendi aralarında takas ile alış verişi geliştirip, sürdürdüler. Her türlü  alışveriş ilişkilerinde, farklılaşan insanlar, aklın ve inancın bütünleyip dengelediği birlikteliklerin yol göstericisi oldular.
      Özellikle, daha yüksek arızalanma riski taşıyan, gelişkin üretim araçlarına, hayvan sürülerine sahip olan ve onları güden çoban toplumlar, kendilerini yeniden üretmede kimi zaman derin krizlere düştüler.Ve çözümü, yerleşik toplumların üstüne çullanıp, onları yağmalamada buldular.  Bu çözümün giderek ağırlaşan bedeli, onları yeni ve büyük bir adım daha atmaya zorladı. Bunlar yağmaladıkları yerde kaldılar, yağmayı düzenli ve sürekli bir sömürü haline getirdiler. Böylece, yeni bir toplumsal yapının gelişerek, kendisini yeniden üretmesinin de yolunu açtılar. Zoru ve şiddeti araç olarak kullanıp “İnsanın insanı güttüğü”,Köleci bir toplum yapısını yarattılar. Bu Efendi, köle ayrışımı,  yöneten ve yönetilen sınıfların doğuşuna ve sınıf  kavgasına atılan ilk adım oldu. Mübadele ilişkileri içinde, mübadele aracı olarak yarattıkları  paranın, yeni formlarının da katkısı, üretimin çok yönlü patlamasıyla, ticaretin ve giderek toplumsal ilişkilerin artmasına yol açtılar.Değeri  yaratan gücün ve ürünlerinin  eşdeğer olan ve ölçülebilirliği de sağlayanı paranın, aynı zamanda değer birikiminin de aracı oldu.Bu yeni durumu kavradıkları ölçüde  gelişerek, yepyeni bir dünyaya göz açtılar.
      Güç,sermayenin bu yeni ilişkileriyle nitelik ve nicelik değiştirmeye başladı. Böylece, tüm ilişkileri tanımlayan ve düzenleyen kurallar bütünlüğü oluştu, yazılı Hukuk doğdu.
      İnsanın bütünlüğünün parçalanmasıyla başlayan bu süreç, akılla, kaba gücün farklılaşan insanlarda ayrı biçimlenmesine, anomalinin başlamasına yol açtı. Yöneten ve yönetilen olarak parçalanmış insanın, gereksinim duyduğu gücü yaratmak için kurduğu bu çatışmalı ve çelişik yapı, aynı zamanda bütünlüğün, birliğin ifadesi oldu. İnsanın emeğinin sağılıp kullanılabileceği bu yapıyı yönetme gücünün, yani bu sistemsel yapının aklının merkezi, geliştikçe örgütlenen, Devlet denen  kumanda makinesi oldu!.Bu makineleri kullananların, akıllarının , iktidarlarının, dünyayı paylaşarak, nasıl sürüp, belledikleri, yarattıkları tüm arkeolojik, tarihi eserler ve buluntularda, bugüne aktarılabilen tüm bilgi ve birikimlerle ortadadır.
   Güç, aşağı yukarı 300 yıl öncesine kadar, Efendilerin, Beylerin, Kralların,Hakanların, Sultanların, Çarların, Şahların, İmparatorların Devletinin elinde ve iktidarlarının emrindeydi. İktidar aracı olarak nitelenen bu kumanda makineleri, zora ve şiddete baş vurarak, mümkün olduğunca da yarattıkları hukuka dayanıp, zaman zaman  adil davradılar. Ara sıra da havuç vererek, meşruiyetlerini beslediler. Sürülerini, kölelerini, tebaalarını, köylülerini, kentlilerini güttüler, yönettiler. Kısaca bu “Gücün Devleti”, kılıktan kılığa girerek  gücü, son kalıbına  da döktü. Onu ölçülebilir, taşınabilir, biriktirilebilir kıldı. İnsanoğlunun, en büyük icadı olan ve üretilen, yaratılan, ne varsa her şeyin çok yönlü eşdeğeri olan parayla  gücü de ölçtüler. Kısaca parayla ifade edilebilir hale getirdiler. Sermaye olarak biriktirilebilir, bireyselleşebilir olan bu güç, Efendi’yi, Bey’i, Şah’ı, Padişah’ı, vb. süpürüp tarihin çöp sepetine attı.Yeni efendileri para, kentsoyluların elinde ele avuca sığmaz bir ateş gibi, onların efendisi de, kölesi de oldu. Onları diyar diyar koşturdu.Sermayedar yaptı. Güç, onu kullanmasını bilen yeni sahiplerinin, dünyayı ve yaratılan tüm değerleri parayla  ölçülebilir, paraya dönüştürülebilir hale getirenlerin elindeydi. Sanayi devrimiyle,kitlesel üretimin yolunu açan sermaye, artık müteşebbis denen  bu sermayedarların elinde ve güdümündeydi.Yeni efendiler, ellerindeki bu güçle, dünyanın dört bir yanına kolan vurarak, hükmetme alanlarında  yeni paylaşımların da yolunu açtılar.Savaşlara, ayaklanmalara neden olan bu ince sömürü düzeni,  isyanlara yol açtı. Vatanlarında hızla bir kartopu gibi yuvarlanıp gelişmeye ve dünyaya, yeni pazarlara yayılmaya başlayan sermaye ve ilişkileri, dünyamızı sarmaya, güç hiyerarşisi yaratmaya, dünyanın güç odaklarını oluşturmaya başladı. Bu gücü yaratan sistemin yeni formu, yeni ilişkileri, küreselleştirmeye  başladı. Devlet de bu yeni evrede hızla gelişip, dönüşerek son kabına, kalıbına, en gelişkin modeli olan Gücün Ulus Devlet kalıbının türlü çeşitli formlarına ulaştı. Buraya varana kadar,parçalanarak sürdürmek zorunda olduğu sınıf mücadelesi sürecinde, çok ağır bedeller ödeyen insanoğlu, gücün, her parselde toplumsal birlikteliği tehdit eden denetlenemez atılımları karşısında, toplumsal yıkımı önleyecek aklın yolunu da  bulmuş oldu.
      Devlet ,bir biçimde halkın, tüm vatandaşların, seçimle vekaletini alarak, tüm toplum temsilcilerinin katılımıyla kurularak, hakimiyetin, kayıtsız şartsız millete ait olduğu söylemiyle aidiyetini belirledi. Güç  tüm toplumun Devleti’ne dönüştürüldü. Bu güçte biçimlenen insan aklının yarattığı, güçler ayrımı ilkesini bu yapının temeline oturttu. Evrensel hukuk’a bu ilke kazandırıldı. Çok gelişen yatayına iş bölümünde farklılaşan insan, aynı zamanda yönetilen, kul,köle reaya, vatandaş ve nihayet yurttaş oldu.Ülkemizde de,bu büyük yıkım ve dönüşüm sürecinin sonunda, Osmanlı İmparatorluğunun bakiyesinden gücün yeni devleti  olan,”Türkiye Cumhuriyet “ doğdu.Herkes vatandaş oldu. Kuvvetler ayrılığına dayalı “temsili demokrasi “düzeninde  gücün yıkıcılığa ulaşan etkinlikleri gücün temsilcilerinin iktidarında, toplum tarafından denetlenebilir oldu.
     Temsili demokraside seçimle oluşturulan “ iktidar”ların kimi zaman kabaran, kabartılan hırsı, aklı, akıl olmaktan çıkaran, güç  tapıncına  vardıran akıl tutulmaları, oluşturulan tüm dengeleri bozmaya, bedeli ağır olan çatışmaların yolunu açmaya başladı. Sistem, bedeli ağır olan bu karmaşa ve çatışma ortamında, yeni bir doğumun ve dönüşüm sürecinin özlemi içinde ve yeni bir evresinin eşiğinde ORTAK AKLI bekliyor.

 Yurdaer Erşan                                     11 Mart  2016

     Aklın yarılması, aklın çelinmesi

     Dün, kırlarında bayırlarında rahat ve serazad otlayıp dolaştığımız, etliye sütlüye karışmaya pek gerek duymadığımız,sınırlarını kendimizin belirlediği küçücük bir dünyamız vardı. Yaşamımızı,  ufkumuzun   sınırlarını  çizdiği bir dünyada ,bir ülkede, gelişmişliğimize bağlı, sınırlı bir yaşam alanında sürdürüyorduk. Ufkumuz, minareden ya da bir tepeden baktığımız, bakıp da kavrayabildiğimiz kadarıyla sınırlıydı.
     Bugün  çoğunluğumuz, sistemin bizleri “akıl yarılması”na uğratıp farklılaştırarak, yerlerimizden sürerek savurduğu varoşlarda,yeni yeni ağıllara tıkışarak  bir arada yaşamaya zorladığı kentlerde yaşıyoruz.  Artık sopanın değil, paranın  emir ve kumandasında, eşekten inip, arabaya, uçağa bindiğimiz, dünyaya paramızın yettiği kadar tepeden bakabildiğimiz ve o ölçüde kavrayabildiğimiz bir dünyada yaşıyoruz.
      Küreselleşerek  çok yönlü bütünlenen  sistemin, yeni bir evresinin yolunu açtığını,”mübadele ve güç ilişkileri sistemi”nin, değişim ve dönüşümlerle, limitlerine doğru  yol aldığını da, pek  göremiyoruz.  Ama, yol açtığı kriz , yıkım ve çalkantılarının içinde yaşıyoruz.  Bizler de, sistemin dün doğrudan bugün ise, temsili yapılanmalarla yönetimini sağladığı bu reel  güç alanlarındaki, parçalarından birinde, “temsili demokratik düzen”deki, bir ulus devlette yaşıyoruz.  Gücün yarattığı  güç hiyerarşisinde yer alan, gücün tek ve mutlak hakim olduğu devletler hariç, her ortamdaki güçlerin, onların siyasal temsilcilerinin,bu temsili demokratik düzende iktidar olmak, devlet dümenini ele geçirmek için çatıştığını, gerekirse  uzlaşıp , güçler koalisyonu içinde devlete hükmeden” iktidarını” yarattığını,yaşadığımız tüm krizleriyle gördük ve de görüyoruz.
      Dünden bugüne,  içinde  yaşadığımız güç ilişkileri düzeni  gerçekliğinde  güçlülerin,  güçlerine dayanarak, parselleyip,  hükmettikleri bir  dünyada  yaşıyoruz.  Yarattıkları hiyerarşi içinde, her parselde etkin olan, kendilerine has ideolojik yapıştırıcılar ve yöntemlerle örgütlenerek,  devşirdikleri güçleri,  sulayıp besleyerek  yeşerten  ve  bu  güçlere dayanarak, topluma daha iyi bir gelecek vaad ederek  kendilerini seçtirebildiler. Toplumun vekalet veya vesayetini  birlikte  devşirdiler.Güçlerin,  güç ittifaklarının  parsellemiş oldukları dünyamızın,  her parselinde, hala “güç bende “ diye, her somutlukta haykıran,  birer iktidarları var.
     Bu ilişkiler  dünyasında, genelde  yaygın olarak oynanan  temsili demokrasi oyununda, iktidarların  karşısında, tepkileri ile ona nefes aldıran, hoşnutsuzları sistem içinde tutan , fırsat bulursa, güç bende diye bağıracak  olan, ona hazırlanan bir de muhalefet  var.
 Bu güç bende oyunu, gücü, sistemin işleyiş mantığına uyarlı biçimde yoğurup toparlama ve  seçilerek iktidara gelme oyunudur!..Bu oyunda, ipler gerilebilir, hile yapılabilir, şöyle ya da böyle ele geçirilen iktidarın meşruiyeti esastır. Guguğa çevrilen Hukuk düzeninde de bu böyledir.Bu da, çoğu zaman,çoğunluğun gücüyle sağlanır!!!.Çoğunluğun temsilini  bir biçimde sağlayan, bu güce dayalı temsili  demokrasinin teminatı, iktidarın gücüdür, avukatı da muhalefettir!..
     Var olan bu düzenden yana  olanların  siyasal temsilcilerinin,  iktidarlarında, kendilerini  var eden dengelerde direndiğini, hatta bunun için, giderek daha anti demokratik düzenlemelere, düzenlere  doğru yöneldiğini gördük, yaşadık. Bunun yanında, onlarla  çatışan, siyasal muhalefet  güçlerinin de,  dayatan bu yeni zorunluluğu,  köklü değişim ve dönüşümü, nedenleriyle ve derinliğiyle kavrayamadıklarını, bu “akıl yarılması”  ortamında ve “güçsüzlüğün aklı”nın kılavuzluğunda kavrayamayacaklarını  da , rahatlıkla görmekteyiz. Bu güç kavgalarında, güçlünün, iktidarının etkinliğine bağlı olarak,  biçimlenen  muhalefetin tepkisiyle  oluşan  sürekli çatışmalı, seyirlik yapılanmada, bilinen kayıkçı kavgası  düzeninde, aklımızı çelip,bizi uyutan dalaşmalarıyla, kendilerini ve var olan düzeni,  sürdürme  çabasında olduklarını da,  artık görebiliriz, görmeliyiz...
     Sistemin dayattığı değişim ve dönüşümü,  giderek daha iyi kavrayanların, Sistemin yeni  isterlerine daha uyumlu,yeni  bir bütünlenme sürecinin başında olduğunu fark eden  ve ondan  yana olan  yeni güçlerin de bir arayış ve toparlanma sürecini  yaşadıklarını da artık görebilmeliyiz. Ve  onların yeşertebileceği yeni gücün ,çelinmek ve saptırılmak istenen  bu“ortak akla” , birer orta sınıf mensubu olarak, katkıda bulunabilmek,bu yeni aklın uç verişine  katkıda bulunmanın yollarını  açmak zorundayız.Elbette bu süreç, etkin olan, etkilenen ve  bu çatışmada yükselen  yeni güçlerin, gelişmişliğine bağlı olarak farklı biçimlerde yaşanabilecektir.
      Ülkelere göre farklılaşan,  bu yeni güçler, özgülleşen bu yeni bütünlenme sürecini  ve onun temel karakterini, birbirleriyle diyalog içinde olarak, öncelikle keşfedip, kavrayabildikleri ölçüde, bu değişim ve dönüşüm sürecini , daha düşük kayıplarla yaşayabileceklerini de görmek zorundalar.
     Bu süreçte, böyle bir dönüşümden geçen, bu yeni güçler kendilerini, at gözlüğü ile dünyaya baktıran, her türlü ideolojik, etnik, dinsel vb. türlü çeşitli kimlik zırhlarından arındırarak, dün ötekileştirdiği diğerine, İNSAN gibi bakabilen, kısaca demokrat bir bireye dönüşebilmenin yolunu giren  insanlar, bu yeni gücü, bütünlenmekte olan insanın , bütünlenmekte olan gücünün de farkında  ve bilincinde olacaklardır...
      Bu yoldaki insanların oluşturduğu yeni güç, tüm ilişkileri demokratikleştirerek , karar süreçlerinde yatayına bütünlenmeyi sağlayabilirler. Buna bağlı olarak donanıp biçimlenecek  insanlar , değişim ve dönüşümün “rasio”sunu yani aklını da,  siyasal, sosyal,  kültürel bütün boyutlarında keşfetmek durumunda, konumunda ve zorunda olacaklardır. Ancak bunları ,  küçülen dünyamızın tüm ortada gezen sınıfları, birlikte   yakalayabildikleri ve  yaşama geçirebildikleri takdirde  başarılı olabileceklerini de  görüp anlayacakları açıktır.
       İnsanlar, özellikle orta sınıf mensupları, görünenin, arkasındaki gerçekliği, dayatan değişim ve dönüşüm  gerçekliğinin dinamiğini, tüm sistemin  aklını  kavrayabilmiş,  bu çerçevede ortak aklı yaratabilmiş  olmalarına bağlı olarak, sürecin  daha az ve farklı yıkımlarla, çöküntülerle yaşanacağını  da  görüp, kavrayabileceklerdir. Hükmeden aklın gücüyle, ortak aklın gücü arasındaki büyük farkın da, ayırdına varacaklardır. Sistemin dayattığı değişim ve dönüşümün ,onun özgünlünden kaynaklandığını da görebileceklerdir.
     Öncelikle kavranması gerekenin, kendi gerçekliğimiz olduğu  açıktır. Ancak bu bilinç ve kavrayışla çıkılacak yolda, bu oluşumun yaratacağı “ domino etkisi”  ile , dayatan bu yeni ve köklü değişim ve dönüşümün,  dünyamızı dalga dalga saracağını da düşünebiliriz. İNSAN’ın  kendisini tüm unsurlarıyla kuşatıp, bütünleyen doğasında,  bu sürecin yaratacağı değişim ve dönüşümlerin boyutlarını hayal edebilir misiniz?..Bu yeni güç BİLGİNİN, onunla donanmış aklımızın,  insan olarak,  ORTAKLIĞIMIZIN, ORTAK  AKLIMIZIN GÜCÜDÜR.

Yurdaer Erşan                                       21 Şubat 2016

Wednesday, January 20, 2016

Yürüyebilmek ve sürdürebilmek...


 Türk'üz!..Kürd'üz!.Ermeni'yiz!..Çerkes'iz!..
 Çok renkli bir çokluğuz biz!..
 Kimimiz,Sünni ,kimimiz Alevi,
 Kimimiz Protestan, Katolik, Musevi,
 Dinli dinsiz, bin bir parçadayız hepimiz!..
 Param parça olmuş İNSAN’ın, bir parçasıyız HEPİMİZ!..
 İnsanız biz!..
                           *   *   *
     Sonsuz  merak , arzu ve ihtiyaçların birbirini tetikleyen sarmalındaki beyni ve yetersiz gücüyle, türlü çeşitli doğal toplumsal yapılanmalarda, güç birlikteliklerinde varlığını sürdürebilen insanoğlu, günün birinde, bir yerlerde, varlığını sürdürebilme koşullarının giderek yok olduğunu gördü.

     Yetersiz gücünü , güç birliktelikleri içinde artırmanın ve geliştirmenin  en akılcı yolunu, hemcinsini  gücün zoruyla köleleştirmede buldu. Ve insanoğlu, sonunda parçalanarak, farklılaşarak, hem birbirine, hem de kendine yabancılaştı.Onu  insan kılan sistemsel bütünlüğü parçalandı ve insanlıktan çıktı. Sınıflara bölünerek, birbirlerini kırıp yok edecekleri bir çatışma ve mücadele ortamı yaratıldı. Geliştirdikleri, yatayına iş bölümü yanında, onları insanlıktan çıkaran, dikeyine iş bölümüyle tanıştılar. Organlaşarak, eklemlenerek, kısaca donanarak  yarattıkları şey , güçtü ve  güç ilişkileri  düzeniydi. 
         
     Kendimizi var ediş sürecimizi harekete geçiren,  geliştirip, dönüştürerek bugüne kadar getiren,  bu tarihsel dinamiğin adı  da "sınıf mücadelesi” idi. Gücü yaratan ve geliştiren bu motorun kontrolü, ellerindeki güç ateşini, körelse de söndürmeden,kimi zaman birilerini yaksa, toplumu kavursa da,  o günden  bu güne taşıyan, bu güç ilişkileri sisteminin tüm yönetenlerinin elinde idi.

     Güç ilişkileri sisteminde, bu ilişkilerin en ilkel mübadele aracı ve sembolü olan sopayla, sopanın zoru ve şiddeti ile biçimlenen  ilişkileri düzeninde İlkel, Köleci ve Feodal toplum yapıları doğdu. Bu yapılarda  yer alan toplum kesimlerinin , güçleriyle elde ettiklerine, birilerinin  sopanın gücüne ve şiddetine dayanarak el koyduğunu biliyoruz. Bunlar aynı zamanda, sopanın sembolize ettiği zor ve şiddetin, çıplak mübadele aracı gibi kullanılarak, toplumlara hükmedildiği, gücün devşirildiği sistemsel yapılanmalardır. Bu yapılanmalarda, güce el koymada kullanılan araçlar, aynı zamanda hükmetmenin sınırlarını da belirlediler.

     Gelişen ve yaygınlaşan mübadele ilişkilerinde,mübadele aracı olarak, kil tabletten başlayarak, bin bir kılık ve renge girerek, tüm metallerden dökülüp, kayda düşen, daha gelişkin ve çok işlevli bir mübadele aracı olan paranın belirleyiciliğinde biçimlenen ve toparlanan yeni gücün adı sermaye, düzenin adı da , kısaca SERMAYE düzeni, Kapitalizm , oldu.

     Bu dinamik, dayandığı tüm sınıfları oluşturarak, kendi iktidarlarını, dolaysı  ile yeni gücün iktidarını yarattı. Zaman zaman, yenide doğuş krizlerine düşse bile, sermaye düzeni şimdiye kadar, insanoğlunun yarattığı en akılcı düzen oldu. 
        
     Türlü çeşitli yapılanmalarında öz varlığımızı sıkıp,canlı  gücümüzü sağarak, bunu yarattığımız yepyeni organlarda biçimlendirip mayalatan, çeşitlendirip,  yoğunlaştırarak, gerektiğinde bize, hepimize sunan ,sunacak olan bu Sistemi yaratan ve bugüne kadar sürdüren, onun canlı öğelerinden biri olan, biz insanlarız!..

      Bu güne kadar aşa aşa geldiğimiz türlü çeşitli düzenlerinde, bizleri insanlıktan çıkarsa da,  giderek İNSAN’a yaklaştıran bu Sistem’in,  bölünmüş aklımızı ve yetersiz gücümüzü bütünleyerek, böylece  bir parçası olduğumuz  Dünyamızda, bize yarınlarımızı hazırlattığını artık biliyoruz.

      Kısaca, her şeyin, her varoluşun bir bütünün parçası olduğu bir alemde olduğumuzu da biliyoruz. Bu Sistemler bütünlüğü içinde devinen ve kendisi de bir sistemler bütünlüğü olan İNSAN’ı  tüm boyutlarıyla daha yakından tanımadan, kendimizi içine hapsetmek zorunda kaldığımız  sistemsel yapılanmaları da kavrayamayız.

     Varoluşumuzdan bugüne, kat ettiğimiz yolu ne kadar iyi kavrarsak, gideceğimiz yolu o kadar rahat çizmek olanağına  sahip olabiliriz.  Bütün çatışmalarımızın ve kavgamızın temelinde yatan, gerçek neden“yoksunu olduğumuz gücü “yaratma, geliştirmek ve korumaktır. Her zaman, her somutlukta, aklın yolunu bulmak, zorunluluğun bilgisine  dayanarak , olasılıklar  dünyasında kendi gerçekliğimizi  yerli yerine  oturtmak zorundayız. Bu yoldaki çabamız, gerek İNSAN  olarak, gerekse  toplum olarak, "aklın yolunda  bütünlenerek " , varlığımızı koruyup sürdürebilmek için , doğa yasalarına, yani Tanrısal yasalara uyarlı olarak, en kısa yoldan, en az enerji ile en verimli çabayı örgütlemek, aklın yolunda  bedeli en az olan  sapmalarla da olsa, yürüyebilmek içindir.

Yurdaer Erşan                                09 Şubat 2016/ Taraf

Monday, December 21, 2015

KAPİTALİZMİN SONU VE İNSAN                        
Dünyamızın bir parçası olan Ülkemizde de, Cumhuriyet ile birlikte yeşeren mübadele ilişkisinin bu yeni gücünün, sermayenin Koç’u, önemli bir ailenin üyesi olan; Ali Koç, günlerden bir gün, “ Eşitsizliğin ortadan kalkması için, Kapitalizmin ortadan kalkması gerekir.Gerçek sorun kapitalizmdir” diyor. Ve herkes ürkek, şaşkın birbirine bakıyor. “Ne demek istiyor acaba?.Sermayenin önde gelen temsilcilerinden biri olarak, Sayın Koç.”
11 eylül 2001 de,  ABD’de ikiz kulelerin patlatılmasıyla başlayan yangınla, yeni krizini çözmek için adım atan sistem, o günden bu güne, yana yaka tüm dünyayı sarsmaya devam ediyor. Giderek “Arap Baharı” ile İslam Dünyası’nı bir uçtan tutuşturup, Orta Doğu’yu da sarıp sarmalayan bu sistem krizi, bu  yangın, Suriye’de kaynatılan kazanla, doruğuna yaklaşıyor. Kapitalizm kendi açmazını yeniden aşabilmek için, küçük çatışmalarla cepheler oluşturmaya, sanki büyük çatışmanın hazırlığını yapmaya başladı. Var olanı yok ederek, yeniden var olmanın yolunu açmaya , krizini aşmada bildiği yolu, insanlık için acılı ve ağır maliyetli, yıkılıp yeniden kurulmanın akıl dışı yolunu tutturmaya,  tutmaya çalışıyor.
( Kendini tırnaklarıyla kendini yolarak, ölüp yeniden dirilen kartal misali, Sistem bir yeniden diriliş oyununa başladı bile!..)
Günler geçiyor, gündemler hızla değişiyor.Koç’un haykırışı, düşünmeye vakti olanlara ne ifade etti acaba? Hiç ses çıkmıyor.Kimse bunu konuşmuyor.Her sorunu çatışarak, kavga ederek  güçle çözmeye biçimlenmiş kafalarımız, konuşarak uzlaşmanın, yaratılanları yıkmadan,sistemin sürdürülebilir  yeni evresinin gerçekleştirilebileceğini de görebilirler.
Bu güne kadar, Marx, Engels, Lenin’i, öncesi ve sonrasıyla, tüm “izmleriyle”, ideolojileriyle, izleyicilerinin ve aydınlarının, bu sistemi aşmak  için  belirledikleri , tüm yollar kaçınılmaz olarak, sınıf kavgası yoluna çıkar Bu yollar
da bugüne kadar ağır bedeller ödenerek tüketildi ve de  bitti!!. Ama bu sistem, ulaştığı her son durakta, ölüp ölüp, yeniden dirilmeye  çalışıyor, sanki insanlığın da bu eziyetten, bu insan dışı dünyadan kurtulması için, her defasında kan revan içinde bıraktığı bizlere, sağduyusunu yitirmemiş Temsicilerinin ağzından haykırıyor!. Yüzlerce yıldır sürdürdüğümüz sınıf mücadelelerinde ,yatayına- dikeyine iş bölümleri ve güç hiyerarşilerinde kaçınılmaz olarak parçalanmış olan,birbirine yabancılaşmış olan bizler, giymek zorunda olduğumuz ve kendimizi içinde hapsettiğimiz türlü çeşitli etnik, dinsel ,sosyal vb. kimlik zırhlarında kendimizi, içimizdeki “ İnsanı” yitirdik.
      Bu kaçınılmaz tarihsel serüvende, kendine yabancılaşmış, kısaca insanlıktan çıkmış olan bizler, yolumuzu çizen sistemin çobanlarının ve sözcülerinin kılavuzluğunda, çizilen yollarda, hala yeni kavgalara hazırlanıyoruz..Oysa kaybettiğimiz , yabancılaştığımız, elimizdeki parçalarında bir türlü bütünleyemediğimiz, sağduyusu, vicdanı, aklı ve yaratıcılığıyla kırk bohçanın içinde gizlediğimiz içimizdeki İNSANI,  öncelikle arayıp bulmalı ve keşfetmeliyiz!..Ve de iyice tanımalıyız!..Neden? Çünkü bizim gerçek eşitlik zeminimiz, hepimizin İNSAN oluşumuzdur. Bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran, parçalayan, eşitsiz kılan zırhlarımızla bizleri farklılaştıran , şavaştıran, ve katlettiren her şey, bizim en büyük eksiğimizi gidermek, kendimizi  gerçekten İNSAN kılmak için çıktığımız yolda, ağır bedeller ödeyerek, sabırla oluşturduğumuz, maddi, manevi tüm birikimimizdir. Gerçekte bu güç ilişkileri düzeninde olanlar, olması gerekenlerdir. Ama tüm bunlar artık, bu güne kadar taşıdığımız ilişkiler düzeninde, artık bizi tüketen  yüklerdir. Aşmamız gereken bu zorunluluk duvarının dibinde yavaş yavaş terk etmemiz gereken tarihsel kimliklerimiz ve ilişkilerimizdir.
       Hepimiz biliyoruz ki biz, bu küçük mavi satelit üstünde ilk ayağa kalktığımız günden bu güne kadar, içinde yer aldığımız canlılar dünyasında, en gelişkin bir beyin ile en güçsüz bir bedeninin birbirini bütünlediği bir canlıyız. Bu çelişik ve dengesiz yapımız, yaratıcı gücümüzün dinamizmi ile bizi dengelemiş, İNSANA ÖZGÜ YARATICI GÜCÜMÜZÜ bütünsel dengemizin, sürdürülebilir türsel varoluşumuzun temel dayanağı olarak belirlemiştir.
      Bizler bu dünyada, insan olarak  büyük bir beynin hücreleri gibiyiz. Sanki Dünyamızın Neokorteks’ inin birer parçacığıyız!..
                                              
                                                           ***

                              TANRI  PARÇACIĞI 

Bilim adamları tüm dünyanın ilgisini üzerlerine çekerek, İsviçre’nin Cern kentindeki parçacık hızlandırıcıda düzenledikleri tantanalı deneyle Tanrı parçacığı adını verdikleri Higgs  bozonunu ararlarken, ben de ,bir insan olarak uzun süredir tüm yaşam deneyimim ve bilgi birikimimle üzerinde yoğunlaştığım sorulara cevap arıyordum. Kafamda oluşan yeni sorulara cevap ararken, “insan ve onu bütünleyen dünyasında”, bitip tükenmeyen merakımın dürtüsüyle dolanıyordum. Doğa ve sosyal bilimlerdeki son gelişmelerin ışığında, Kuantum kuramı, Sistem bilimi, İnformasyon kuramı vb. yanında, bana yeni ufuklar açan gecikmiş keşfim, Spinoza üzerinden, insan ve doğa üstüne yeni bir rüzğarla yelken açmaya yönelmiştim. Tam da düşüncelerimi, sorularımı ve verebildiğim cevapları, ilgilenenlerle konuşarak paylaşmaya ve birlikte taş üstüne taş koymaya hazırlandığım bir sırada, bu bozon denen şey, bu tanrı parçacığı kafamı takıldı, aklımı çeldi, gözümün önünde yepyeni bir alan açıldı ve aydınlandı.Bütünlemeğe çalıştığım bakış açımda, insan ve dünyasının oluşturduğu bu yeni puzzl’da, sanki  çok önemli bir parça yerli yerine oturdu.
Berthold Brecht’in “gerçeği dillendirmenin dokuz koşulu”adlı bilinen yazısında belirttiği  , halk dilinde de yer alan “erken ötüp, kellesini yitiren horoz öyküsünde ki gibi, kelleyi koltuğa alarak gerçeği söyleyenlerden biri olan Baruh Spinoza, her şeyi ile gömüldüğü yedi kat yerin dibinden çıkarak, aydınlattığı karanlığa, yeniden ışık tutmakta.
Tanrı doğayla, onun bir parçası olan insan arasındaki bütünlüğü kurarak ve insanı “ Tanrı parçacığı” olarak kavranılır kılarak, bizi, insan kılan yaratıcı gümüzle, kulluktan insanlığa adım attırmaya çabalayan Spinoza’nın ışığı, umarım tüm bozonları aydınlatır.
Yurdaer Erşan                                                                    

yurdaerersan.blogspots.com

Wednesday, March 4, 2015

DÜNYAMIZA MİNAREDEN BAKANLAR

I. bölüm: GÜÇ İLİŞKİLERİ ve GÜÇ KAVGALARI
Temsili demokrasi dünyamızda güç devşirmenin yolları

Öyle bir süreçten geçiyoruz ki, yaşadığımız dünya gerçekliğini , kendi gerçekliği ile bağlantılı ve ona göre tutarlı kılmak isteyen herkes, her güç odağı ve onun  ideologları, kendi ortak çıkar pencerelerinden bakarak bu gerçekliği kavramak ve kavranılır kılmak istiyorlar. Bu zeminde oluşturulup, tanımlamaya ve dayatılmaya çalışılan  türlü çeşitli gerçeklik algıları, ne olup bittiğini anlamaya kavramaya çalışanların zihnini, aklını bulandırarak, insanı, önünü göremeyen , aklını toparlayıp diline dökemeyen, kafadan oltaya çengellenmiş balık gibi, yakalayanın torbaladığı, bir alığa çeviriyorlar.

İçinde yaşadığımız “güç ilişkileri” dünyasında , yüzer gezer olan bizler, ya yakalandığımız torbada keklik ya da oltadan sepete düşen balık gibi, oynanan “temsili demokrasi” oyununda, rol alan güç odaklarının, onların siyasal partilerinin oy tabanına döşeniyoruz, giderek o zeminde kemikleşiyoruz. Tüm hiyerarşik yapılanışıyla üstümüzde yükselen, bizleri oyuna getiren, böylece oyuna katan bu güç odaklarının ilk hedefleri, Partilerini güçlü kılıp, iktidar denen nimeti ele geçirmek, ganimet bildikleri ortak toplumsal gücümüze hükmetme yetkisine sahip olmaktır.

 Bunun için, bulandırdıkları suda balık avlayan siyasal güç odakları, partilerine güç devşirebilmek, ve de oylarını artırabilmek için , toplumu  meşreplerine göre öbek öbek ayrıştırırlar, parça parça birbirine katarlar.Ancak bu yolla devşirebildikleri güçle, oyundaki konumlarını ve rollerini belirleyebilirler.Ya iktidar ya muhalif rolünde, temsil etmek iddiasında oldukları sınıfların , çıkarların, kısaca sınıf kavgasının içinde,  esas görevleri olan, sistemin çarklarının dönmesine hizmet ederler.
Dünden bugüne
Kabaca, dün hayvan güden Çobanların elinde, gücün simgesi olan sopa, insanın hayvanlar üzerindeki iktidarının aracıydı. Gelişim tarihimizin bir döneminde, insan toplumlarınca yaratılan ortak gücü ve becerileri eline geçiren, hatta zorla sahiplenen birileri çıktı ortaya. Daha gelişkin bir belirlemeyle yumuşak ve sert biçimleriyle sahiplendikleri bu güçlere dayanarak bunlar, güç ilişkileri düzenini biçimlendirdiler.Bu yeni düzende, güçlülerin hükmetme, gütme aracına dönüşen ve iktidarlarını, güçlerini temsil ediyordu sopa.
 Giderek sopaları, asaları, köleleri, kulları ve tebaaları ,  sancak ve marşlarıyla,  Efendilerin, Beylerin, Kralların, Sultanların, Şahların, Padişahların vb. düzenlediği güç ilişkileri ve güttükleri bu güçler, onların toplumsal yapılanmalarını, beyliklerini , devletlerini, imparatorluklarını oluşturmuştu.
 Zamanla niteliksel ve niceliksel olarak gelişen ve değişip dönüşen bu güçlerin,  güç ilişkilerinin sonucu, son kullanma tarihi çoktan biten, doğrudan iktidarı temsil eden taçlara, asalara, sopalara ,kul, köle ve tebaaya dayalı bu tür  devlet ve imparatorlukların yerini, sanayi toplumuyla birlikte modern ulus devletler ve onların aygıtları ve sembolleri ve yurttaşlar aldı.En önemlisi toplumun çatışan ve birbirini kıran güçlerinin, sınıflarının yerini, seçtikleri temsilcileriyle ve onlarda temsil ettikleri güçleriyle  uzlaşmalarının ortamı olan meclisleri, parlamentoları vb. yarattılar.Yasama, Yürütme ve Yargı, gücünü birbirinden ayırarak, toplumsal gelişimi sağlıklı bir ortak aklın yönetimine vermek istediler.
O günden  bugüne kadar süren tüm güç ilişkileri dünyasında, büyük kayıplarla da olsa önemli dönüşümler gerçekleştirildi.  Bizlerin oyuyla seçilip, bizlere vekaleten ve bizi temsilen, belirli bir dönem için iktidarı teslim alan bu güçler, toplumsal gücümüze hükmetmenin aygıtı olan, Devlete, Devlet babamıza da vasi oldular.Bu siyasal  güçler, giderek değişen ve dönüşen toplumsal güçleri doğrudan vesayet altında tutan, temsil eden, yeni güçler oldular. Bu güçler, kılavuzları ve temsilcileri oldukları toplumsal güçlerin  gelişimine bağlı olarak, onların güdümünde kendilerine yetersiz gelen yaşam alanlarını , dünyayı kana bulayan kavga dövüşlerle yeniden, yeniden paylaştılar.Paylaşım savaşlarında ağır kayıplar verdiler.Ancak, böylece Gücün yeni hiyerarşisini de , düzenini de kurabildiler.
parsellenen dünyada
Her bir parselde giderek boy atan ulus devlet de, gelişen güçleri ve ilişkileri içinde sopayı, iktidarın gücünü, eline vereceği otoriteyi, bu dünyasal güç hiyerarşisinin yakın gözetimi altında, temsili demokrasi oyununun türlü çeşitli biçimlerinde  belirleyerek, iktidarına oturttu. Sistem, bu ulus devlet güçlerin gelişmişliğine ve ilişkilerine bağlı olarak,yarattığı hiyerarşi içinde, dünyayı birbirine entegre etmek, bütünlemek, kısaca küreselleşmek zorundaydı. Neden ?...Giderek gelişen sistem, ona hükmeden kainatın aklı, bunu dayatıyordu da ondan. Sistemin çıkarlarına bağlı olarak biçimlenmiş bu  ulus devletlerde  sistemin geliştirdiği güçler, yaşadıkları dönüşümler  sonucu, kaplarına sığamaz, var olan ilişkiler ağında yaşamlarını sürdüremez hale geldiler. Güçler arasındaki geçmiş ilişki modellerinin yetersizliği, gelişen insan aklı ve ürünlerince dayatılan yeni ilişkiler düzeninin zorlamaları sonucu, gücün değişim ve dönüşüm süreçlerinde tıkanmalar yaşanmaya başladı. Bunun yarattığı bunalımlar ve yıkıcı krizleri, yeni ve daha gelişkin bir yapılanmanın, daha verimli bir değişim ve dönüşümün sürecinin, “entropi”si daha düşük bir yeniden üretim düzeninin peşine düştüler..

Tüm dünyada, sistemin giderek birbirine entegre ettiği, üretici, yaratıcı güçler, yani insanlar, birbirini boğazlayarak da olsa, düşe kalka da olsa, böylece daha insanca bir dünyada “ İNSAN GİBİ” yaşamanın, yolunu arar oldular.Bu yolu bulmak için ne kadar ağır bedeller ödediklerinin de farkına vardılar.Onları parçalayan Sistemi ve  de kendilerini, yeniden keşfe koyuldular.Küreselleşerek bütünlenen Sistem, aynı süreçte parçaladığı, sınıflara böldüğü insanın da yeniden bütünlenmesinin, gereğini ortaya çıkardı. O’nun  varoluşu ile ilgili tüm alanlarda, karar süreçlerine katılımını, giderek kavranılması gereken bir zorunluluk olarak dayattı.
Dönüp dolaşıp keşfedilen aklın yolu
Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’deki gelişmelerde de artık, bu yaşananların, dayatanların Sistemin değişim ve dönüşüm zorunluluğundan kaynaklandığı açık.  Yaşadığımız bu süreç, Temsili Demokrasi oyununun, bu çok partili Parlamenter düzenini, artık afişten kaldırmayı gündemimize getirdi.
Tüm Dünyada çeşitli, dalgalanmalar ve krizlerle sarsılarak, yol aldığımız bu gemide, oy verirken bile gerçekten söz sahibi olamadığımız, bizi  yönetenlerin saltanatına, bize, toplumumuza verdikleri zararlara, bizlere ağır toplumsal maliyetler   getiren bu baştankara gidişe nasıl bir son verebiliriz? Geleceğimizle ilgili alınacak tüm kararlara, kapsama ve kavrama alanımızı geliştirerek, bilgi birikimimizi artırarak, bizi bütünleyecek bir sosyal yeniden yapılanmanın yolunu nasıl açacağız. Toplum olarak oluşturmamız gerekecek,  ortak kararları, ortak aklı, gerektirdiği hızla, nasıl bir yapılanma içinde gerçekleştirebileceğiz? Bu ortak akla, mümkün olan ortak kararlara göre davranabilecek ve denetlenebilecek, bunları kısa sürede hayata geçirmenin pratiğini yapacak yetenekte, bir yürütmeyi nasıl düzenleyebiliriz ? Yasama, Yürütme ve tüm bu yeni  toplumsal ilişkilerdeki, insan ve toplum yararını gözetecek Yargı arasındaki ilişkileri, nasıl bir yapılanmada düzenlenecek

Dünyada bu yolda yaşanan değişim ve dönüşümler ile ülkenin gerçekliği göz önünde tutularak dikilecek bu elbiseyi toplum nasıl  tasarlayacak, nasıl biçecek ve toplum nasıl, ne zaman giyecek?.
Bunu da, çizilen bu genel perspektife bağlı olarak Ülke somutunda irdelemek, gelecek  ikinci yazının konusu olacak.

Yurdaer Erşan                                                                  18.02.2015