Wednesday, March 30, 2016

GÜCÜN  İKTİDARI…   

    Güce, yaşamsal bir gereksinimi bulunan ve onun yaratıcısı olan insan, yarattığı bu gücün nasıl onu paramparça ederek,gücün iktidarını  oluşturduğunu, nasıl değişip dönüşerek bu günlere geldiğini  bilmeden, gücün hala bize hükmeden iktidarına son vermek, mümkün olamaz. Ancak Gücün, onu yönetecek İnsana, insanın da ,İnsan olarak varlığını sürdürebilmesi için güce gereksinimi vardır.    
       Gücün, burnumuza takıp, güdülmemizi sağladığı  iktidar  halkasından kurtulmanın yolu elbet bulunur.Bugün,çok uluslu ve uluslar üstü dev sermaye gruplarının dünya pazarlarını bütünlediği, teknolojik gelişmelerle kapitalizmin, insanı kitlesel üretim bantlarından dışladığı, kullanım değerleri dünyasını,neredeyse tümüyle mübadele değerleri dünyasına dönüştürdüğü bir evredeyiz. Küreselleşip, bütünlenen sistemin, dünyayı harmanlayarak,üretimi sorun olmaktan çıkarıp, artık tümüyle dönüşüm sorunlarıyla boğuştuğu, elindeki gücü artırmak, onun ateşini canlı tutmak adına  yıkımlarla, lokal savaşlarla sürdürebilirliğin, çok yönlü güncel sorunlarını  aşabilmek için çırpındığı, bu sistemin ve onun bir alt yapılanması olan güç ilişkileri sisteminin, tarihi kazan- kaybet oyununun, kısaca kapitalizmin zurnasının zırt dediği yerdeyiz bugün...
     Bütünlenerek denetlenemez hale gelen bu gücün, dün parsellettiği dünyamızdaki her parselde, kendisini yönetme erkini kullanmak üzere, örgütleyerek yarattığı iktidarlar ve onların hiyerarşilerinin paylaştığı ve hükmetmeye zorlandığı bir dünyadayız.Bu iktidarların ve hiyerarşik yapılanmaların tepelerinde yer alan, kimi kifayetsiz muhterislerin yönetimi ve baskısı altındaki dünyamızda yaşananlar, yaşadıklarımız,  gücün iktidarı'nın da artık çok yönlü tanınıp, anlaşılıp kavranması gereğini önümüze koymaktadır.Gücün gelişip, değişerek, dönüşüp bütünlenerek bugünlere ulaştığı, sürecin her evresinde oluşan ve yönetme erkine sahip olan iktidar yapıları da, gelişip dönüşerek, evrilip değişerek, sahiplendikleri parsellerde, örgütlenip bütünlenerek bu günlere geldiler.

      Böyle bir sürecin başlamasını ve gelişimini dinamize eden temel nedeni de, bir kere daha hatırlayalım.İlk ayağa kalktığında, ellerini ve kendini özgürleştiren, dikildiğinde gözlerinin alabildiği kadar gördüğü, duyu organlarının algılayabildiği kadar uyarıldığı, onu saran  arzu ve ihtiyaçları  yaratan dünyasında, ilk adımlarını atmaya başladığında insanoğlu, kendi aczini , yetersizliğini ve de  kendine yetmezliğini  gördü.
       Toplumda ilk iş bölümü de, ilk adımlarında, doğal ve türsel yaşamının gerekleri ve gereksinimleri üstüne oluşmuştu.Üreme ve yaşamı sürdürebilme sorunuyla birlikte,kadın-erkek  ile güçlü- güçsüz ayrımı, canlılar dünyasının doğal seyrinde ilk gündeme gelenlerdi..
      Bu yaşam birlikteliklerinde, süreci sürdürebilenler, yönetebilenler, doğal olarak ilk ,en yakınlarındaki insanlar üzerinde bu yönetme, yönlendirebilme gücünü,becerisini  denemeye, kullanmaya başladılar. Avcı ve toplayıcı ilk toplumlardan bu yana, bu yetenek ve güç, çok önemli değişim ve dönüşümler geçirmiş, insanların kendi kendilerini ve birlikteliklerinin yönetimine katılabilme yetisine ulaşmasında, çok ağır bedeller ödense de,önemli bir güç deney ve bilgi  birikimi yaratmışlardır.
      Soylar, boylar, klanlar ve kabilelerden aşiretlere varan toplumsal yapılarda, onları  güden, yönetme becerisi ve bilgi birikimiyle farklılaşmış, gelişkin  insanlar olmuştur. Bunların gelişen iktidar alanları, yönetme erklerinin kapsadığı ve etkilediği kitlelerin büyüklüğü, giderek onları organlaşmaya, iktidar kurumları yaratmaya zorlamıştır. Örgütlenerek, organlaşarak gelişip, büyüyen Muktedirin, sahip olduğu bilgi, deney birikimi, aklı ve gelişmiş güdüleriyle kazandığı beceri ve yetenek, onun hükmettiği gücü, en az emek ve enerjiyle yönetme güdüsünü de harekete geçirmiştir. Bunun bir bilgi olarak değerini de kavranılır kılmıştır.Toplumun gücünü ve kazandıkları becerileri  yönetme ve yönlendirmenin, kısaca iktidar olmanın ilk kurumsal yapısını, yerleşik toplumun ilk iktidar aygıtını, yani devlet makinesini de, bu bilgiyle tasarlayıp yaratmayı başarmıştır.
      Çoban toplumun, telef olan sürüleriyle, varlığını sürdürmede düştüğü dar boğazlarda, akıncı,yağmacı olarak  çadırlarda otağlarda yürüttüğü devlet yapıları, yerleşerek kimi yerlerde, köleciliğin site devletlerine, hatta imparatorluklara dönüştü. Kimileri ise gelişip, güçlenerek ulaştıkları devlet, imparatorluk yapılanmalarında çok geniş alanlara ve kitlelere hükmettiler. Bu muktedirlerin devletleri,Beylerin ve Efendilerin,Krallar ve Hakanların, Şahlar ve Padişahların, Sultanların, soylarıyla, sülaleleri ile kuşaklar boyu hükmettikleri, giderek geliştirip, kurumlarla biçimlendirip, yasalarla donatıp, örgütlemiş oldukları, organlaşmış iktidar aygıtlarını  yarattılar.
       Devlet denen bu aygıt marifetiyle, muktedirlerin sürüleştirdikleri insanlara  egemen oldukları, sosyal yapılanmalar da, çeşitlendi ve birbirini izledi.
       Giderek mutlaklaşan, kurumsallaşan, tanrısallaşan birinin, sahip olduklarıyla belirlenen ekonomik gücü, toplumu kucakladığı ve inandırdığı ve kendisini, Tanrı’nın vekili kılan, ideolojik gücü ve iktidarının yarattığı, yaratılmasını sağladığı kurum ve yapılarla  güttüğü siyasetin gücü, bu güçlere dayanarak yaratılan algının gücü, insanlarda güven ve adalet duygusunu, istikrarı gözeten bir yeni devlet oluştu duygusunu yarattı. Bu da toplumun her alanındaki, tüm yaşamsal ilişkilerinin sürdürülebilirliğini kontrol ederek, toplumda istikrarı sağlamaya yöneldi.
      Tüm bu gelişim ve dönüşümleri zorlayan, güç yaratma ve onu geliştirme zorunluluğu,sınıf mücadeleleri motorunun da ivmesiyle,her alanda önemli değişim ve dönüşümlerin önündeki engelleri  temizleyen yol makinesini oldu.Ekonomide, para gibi her şeye eşdeğer olabilen ve zamanla bir ortak değer ölçüsü olan aracın icadıyla  hızlanmış, mübadele ilişkileri, üretim ve ticarette, dönüşüm ve bölüşümde, ölçülebilirliği, güçte biriktirilebilirliği ve gücün biriktirilebildiği ellerde de birikimini  sağladı.Ticarette biriken sermaye, değer yaratmanın yollarını açtı.Yavaş yavaş para ve sermayeyle yatırımın yolunu açan, hasatla gücüne güç katan sermayedar,üretimi de denetleme, düzenleme ve  pazarlama olanağını  yarattı. Bu yeni güce dayalı yeni iktidar odakları yani sermayedarlar ve kurumları da ortaya çıktı
Bu yeni güç, dağılımı ve çok yönlü tüm etkinlikleriyle, Mutlak muktedir kişinin, iktidarını, tahtını kurumlarıyla  devletini, hükmettiği  gücü  zorlayan, en önemli güç birlikteliğini yarattı. Mutlak muktedirlerin yüksek vergi ve salmalarıyla zorlanan sermayedarlar,13. y.y.da İngiltere de  birleşip Kral’a, bir arada var olmanın koşullarını içeren bir toplumsal sözleşmeyi, ilk anayasayı, Magna Carta’yı dayattı. Böylece Parlamenter düzenin de ilk adımı atılmış oldu.İktidar, gücü yaratan halk adına, sermayedarlarca  paylaşıldı. Böylece iktidar, gücün en son formunu yaratan ve gelişimini denetleyen  bilgi ve beceriyle donanmış olan, sermayedarların eline geçti.
      Sermayedarların aklı, kısaca paranın aklı, gücün yaşamsal değerini kavrayan, kavrayacak olan tüm insanların aklı olabildiği zaman, kendine egemen olan insan, sahip olduğu güce de egemen olabilir. Akılla ve aklın yolunu bulabilecek yetenekle donanan insan, ancak bu yolla gerçek bilginin de kaynağına ulaşır.Yaratıcılığın gücünü oluşturan ve insana, insan olduğunu fark ettiren bu gelişme, insan olarak varlığımızı sürdürebilmemizin teminatıdır.
Yaşamakta olduğumuz süreçte, gücün son sahipleri olan, sermayedarlar  güçlerini, sahip olduklarını, insanoğlunun en önemli icadı olan paranın, deste deste banknotlarının arkasına saklar ve onunla ifade ederlerken , iktidarlarını da dönüştürdükleri Devletin  türlü çeşitli biçimlenişlerinin arkasına sakladılar. Millete seçtirdiklerine , denetimleri altındaki iktidar makinesini,seçimden seçime teslim ettiler.  Kurdukları bu devlet düzeninde parlamentonun alnınada, “Egemenlik kayıtsız şartsız  milletindir!..” dediler.

Yurdaer Erşan                                     30 Mart 2016



No comments: