Friday, March 20, 2009

20/3/200910:19
Yanlış kriz teşhisi
Ekonomi

YANLIŞ NEREDE?..

Sayın M.Eğilmez’in, IMF’nin “Krizden Dersler” başlıklı raporundaki yüzeysel teşhislere ilişkin değerlendirmelerine, katılmamak mümkün değil. “Teşhis yeterli olmayınca kriz sonrasında küresel sistem için geçerli olacak düzenlemelerin,yeni krizleri önlemekte yeterli olması ne yazık ki mümkün görünmüyor.”
derken, daha önceleri de, belirttiği gibi, krizin sistem açısından yapısal bir karakter taşıdığını da vurguluyor. ”Piyasa sistemiyle demokrasinin birleşiminden kriz yaratan bu mekanizma doğuyor.” derken, kendince de, bir teşhis yapıyor. Sistemin bu çerçevede tedavisinin , ulusal boyutları aştığını, daha doğrusu, şu ana kadarki çabaların hiçbirinin sorunu, bu boyutuyla teşhis edemediğini söylüyor.İlk bakışta iddialı bir yaklaşım gibi görünse de, katıldığım bu yaklaşımın üzerinde durmak istiyorum.
Yaşadığımız sürece, geleneksel iktisadın dar, bilimsel olmayan sınırlarını, tanım ve kavramlarını aşarak bakabilmeliyiz artık. Doğa bilimlerindeki çağdaş açılımların ışığında, odağında insan olan Sisteme ve yaşadığımız krizine, çok yönlü ve yeni içerikli kavramlarla bakabilirsek neler görürüz acaba? Artık bilimin bütün alanlarında, disiplinler arası entegrasyonun, ufuklarımızı giderek aydınlattığı, her olaya ve olguya çok yönlü bakabilme yetimizi geliştirdiği bir ortamdayız. Ulaştığımız bilgi birikimi, Kuantum kuramı, Kaos kuramı, Sistem bilimi vb. kuram ve disiplinlerin, sorunlarımızı belirleme ve gidermede, bizlere yepyeni olanaklar sunduklarını biliyoruz. Tıpkı dün olduğu gibi bugün de, Krizle birlikte başlayan, giderek derinleşen, yıkım, kıyım ve çöküntülerde, paçasını kurtarma ve kendini koruma derdine düşen insanlar devletlerin, sosyal ve ekonomik yapılanmaları içinde çırpınarak, varlıklarını yeniden üretmeye çabalıyorlar. Bilinemezliklerin ve karmaşanın giderek egemen olduğu bir dünyada, bakışlarını gerilere, geçmişlerine ve tabii geleneksel sağ-sol ve benzeri ideolojilere çevirip, en az yıkımla ve olabilecek güvenle, tutunabilecekleri yeni bir hareket noktası arıyorlar. Geçmişlerinden, aidiyetlerinden medet umuyorlar artık. Bu güne kadar sığ teşhislerle, yıkımla, kıyımla ve budanmakla beslenen, sınıf kavgalarında gelişip, boy atan bir sisteminin içindeyiz. Kaçınılmaz olarak gireceğimiz bu yeni evrenin, dümeni de güç sahiplerinin, koçlarının elinde. Demokratikleşme ve piyasa ekonomisinin verimli ve uyumlu birlikteliği, küresel yepyeni bir yapılanmayla halledilebilir. Güç ilişkilerinin aşılması,herkesin giderek kendisinin kaptanı olabilmesi, demokratikleşmenin hedefi değil midir?.Dünyanın yaşamakta olduğu BALKANLAŞMA sürecleri bu yolda kendiliğinden atılmış adımlardan birisi sayılamaz mı?
Piyasa yaratıcılığının temel unsuru olan insanın, yaratıcı gücünün, tekrar ona kazandırılması yepyeni küresel bir seferberlik sorunu değil midir? Böylece, parçalanmış olan üretim-tüketim bütünlüğü tekrar gerçekleştirilemez mi? Krizlerin temel nedenini olan, insanın parçalanmayla taşıdığı zaafiyetlerinin onarımı yolunda adım atılamaz mı? Tüm bu sorunların, gerçekten teşhisi ve tedavisinin de, küresel bir sorun olduğu, artık kavranmalı ve gereği yapılmalıdır. Wallerstein’ın dediği gibi, önümüzde iki yol var ya uyum ve bütünlenme yolunda kısa ve emin adımlarla, sabırla ve bilinçle yürümek durumundayız, ya da varolan güç ilişkilerinin belirlediği kurallar ve kuralsızlıklar dünyasında, yeni krizler, yeni maceralar yaşayarak yeni dersler almak zorundayız. Başka yol var mı?

Thursday, March 19, 2009

18/3/200922:45
AB krizin akıntısıyla sürükleniyor
Yorum
KRİZİN SÜRÜKLEDİKLERİ!..

Aslında, bütün dünya için kaygılıyım, küresel ekonomik fırtınadan kaçmak için bir tane bile güvenli liman yok.” diyen, P.Krugman, krizi hala sistemin finansal krizi olarak değerlendiriyor.Sistemin hegemonu olan ABD’nin, kriz karşısında yaptıklarının yanında AB’nin yaptıklarının devede kulak olduğunu söylerken, krizin derinliği karşısında Obama’nın paketlerinin bile çok küçük kaldığını dile getiriyor.ABD ile dünyayı parsellemeye ve sessizce hegemonya paylaşmaya soyunan, tek parası ve Merkez Bankası olan AB’yi krizin daha derinden sarsacağını söyleyerek, yeni tedbirler almaya zorluyor. AB’nin, krizin yıkımlarını önlemeye daha aktif katılımını istiyor.Bir yandan,AB’nin ABD gibi bir birleşik devletler olamadığını söylerken, ekonomik yönden ve tek para yönünden daha iyi bütünleştiğini, ama siyasal bütünlüğünü gerçekleştiremediğini açıkca ifade ediyor. ABD, liderliğindeki uluslararası ve uluslarüstü yapılar ve kurumlarla sert bir ekonomik krizi karşıladığını ve mücadele verdiğini söylerken, AB’nin, bu konudaki liderlik zaafiyetine ve birliği kucaklayan kurumsal yapılanmalardaki yetersizliklerine vurgu yapıyor.
Avrupayı çok yönlü sorgularken, kendilerinin avantajları yanında sistemin, dolaysiyle ABD’nin zaafiyetine pek değinmiyor.Bereket ortada İ.Wallerstein gibi düşünenler de var. Böyle düşünenler,dünyaya ve kendi toplumlarına daha sağlıklı bakabiliyorlar. Hiç olmazsa sistemin Amerikanın sistemi olmadığını, bir dünya Sistemi olduğunu, krizinin finansal görünümlü ama gerçekte yapısal bir kriz olduğunu görebiliyorlar.Hala süren güç ilişkileri sisteminin, son evresi olan kapitalizmin, uç veren iki filizinden hangisinin başat olup yeşereceği de, bu gerçeği görebilenlerin çoğalmasına ve güç ilişkilerini çözücü, demokratik yapılanmalarına bağlı.Artık gücü güçle alt ederek, değişim ve dönüşümün gerçekleştirilemeyeceği, çok acı derslerle öğrenildi!.

Sunday, March 15, 2009

14/3/200921:50
Obama’yı anlamak, Türkiye’yi anlamak...
Yorum
KIKIRDAMAYA BAŞLADIK!..

Bana kalırsa ne bu apartmanın yöneticisi, ne bu mahallenen muhtarı ne de dünyayı yönetmeye soyunanlar uyumuyorlar.Yönetmenliklerini sürdürebilmek için bizleri büyücüleri, okus-pokuscuları, ve de ipteki cambazları ile, mümkün olduğunca uyutmaya çalışıyorlar. Sistemin, yaşamakta olduğumuz krizini anlamamamız için, sistemin demokratik, katılımcı ve hepimiz için kazanmaya dönük olarak, yeniden yapılanmaması için, gerçekten kazan-kazan ilişkisine dayalı yeni dönüşümlere yelken açmaması için, ellerinden geleni, gelmeyeni yapıyorlar.Ekonomistleriyle fallara bakıyorlar. Bizleri geçmişe, çok daha az demokratik, hatta otokratik yapılanmalara sığınmaya yönlendiriyorlar. İdeolojiler dünyasının, bayatlamış yemeklerini önümüze sürüyorlar.Tıpkı dün Bilgi Üniversitesinde, İ.Wallerstein’ın dengesizleşen sistemin önümüze açtığı yollardan bahsederken dediği gibi, çatallanan yolumuzda, kaotik ve karmaşık bir sürecin bilinemezliklerinde, hala kendi kazanımlarını kolluyorlar. Güç ilişkileri dünyasının tüm enstrümanlarını, yerine göre parayı, yerine göre sopayı kullanarak çökmekte olan hegemonik konumlarını hala sürdürmek, bu konumun avantajlarını kendi lehlerine, kullanmak hevesini, hala taşıyorlar.Yıkım ve yok olmalarda hayat bulmaya çalışıyorlar. Dün neocon’ların sözcülüğünü ve gözcülüğünü yapanlar ise, bugün yeni güç odaklanmalarına harç taşımaya soyunuyorlar..Hepimiz, yaşanan gerçekliği ve onu yaratan sistemi, insan odaklı olarak anlayıp, kavramadıkca, kendi aklımızı ve ateşimizi işin içine katmadıkca, daha çooook kıkırdarız!..

Tuesday, March 10, 2009

SİSTEM VE KRİZİ..

"Kapitalizm can çekişiyor, ABD batıyor"Bilgi Üniversitesi'nde bir konferansa katılan ünlü sosyolog Immanuel Wallerstein, yaşanan ekonomik krizin neden ve sonuçlarıyla ABD'nin nasıl çöktüğünü anlattı ..

Gelecekte tüm dünya tarihi yazıcılığı insanmerkezli olmak ve insan tarihinin kültürel dışavurumlarındaki çeşitliliği kucaklarken, onun genel bütünlüğünü olabildiğince nesnel biçimde değerlendirmek zorunda olduğunu biliyoruz.”
Andre Gunder Frank ve Barry K. Gills DÜNYA SİSTEMİ

Fernand Braudel çevresinde oluşan ve gelişen “Dünya Sistemleri Ekolü” olarak anılan tarihciler grubundan I.Wallerstein, Bilgi Üniversitesi'ndeki konferansında sonuna gelen ABD hegemonyası ve Kondratieff devreleri üzerinden krizin sistemin yapısal bir dönüşüm evresinde olduğunu, daha önce de yazmış olduklarına dayanarak bi güzel anlattı. Ancak giderek dengesini yitiren ve çatallanan Sistemin geleceğinin ne olacağının şimdiden kestirilemeyeceğini ve milyonlarca kelebek gibi kanat çırpan insanların davranışlarının bu geleceği belirleyeceğini de söyledi. Sistemin geleceğinin, yani gireceği yeni evrenin, bi anlamda insanların elinde olduğunu demeye getirdi. Sanki insanı bütün bu süreçlerin merkezine koyuyormuş gibiydi.
Ama bu insan merkezli tarihi, anlama ve anlatmada, kendi de bir sistemsel bütünlük olan insanı,yapılanması içinde zorunlulukları, temel değişmezlik bağıntıları ve potansiyelleri, yani olasılıklar dünyasındaki sonsuz kendini yeniden gerçekleştirme yetisinin altını çizmedi. Bu arada yaşadığı açmazı, temel çelişkisini, varoluş dinamiğini ortaya koymadan insanı W.Heisenberg’in belirsizlikler dünyasında yarınını beklemeye davet etti. Bizim, tıpkı dün A.Smith’in dünyasında olduğu gibi, bugün de bir başka “görünmez el”e teslim olmamız gereğini vurguladı sanki.
Oysa, bu alemde varolan her varlığın, mikrodan makroya her yapılanmanın, bir “sistemler bütünlüğü” olduğunu biliyoruz artık. Bütün bu sistemsel yapıların da, birbirleriyle kurdukları yeni ilişkiler içinde, yepyeni sistemsel yapılanmalar oluşturduklarını da. Sistemsel yapılar, birbiriyle enerji alışverişinde bulunarak gelişip, büyürler. Olgunlaşıp çoğalır ve süreç içinde potansiyellerini tüketerek, dönüşüp, yok olurlar. Bunu da biliyoruz. Enerji alışverişi ilişkisi, tüm maddi varoluşun, örgütlenmesinde ve gelişiminde dayandığı temel ilişkidir. Bu temel ilişki, aynı zamanda Sistemsel yapıların, onlara özgü, temel çelişkisidir.
Şurası açıktır ki; bütün bu sistemsel yapılanmalar içinde, biz İnsanlar da, kendi özgün sistemsel yapılanmamızla yerimizi almışız. Kendisi de bir sistemler bütünlük olan insanın, temel ilişkisi ya da çelişkisi ne olabilir? Kendisini çevreleyen Doğasıyla, sürekli enerji alışverişinde bulunan ve yaşamsal bir ilişki içinde olan insanın, bu ilişkisi, aynı zamanda onu dinamize eden, temel çelişkisi olamaz mı? Varlığını sürdürmede, dayatan ihtiyaçlarını gidermede, gereken enerjiyi, doğadan alabilmek için harcadığı, harcamak zorunda olduğu emek gücü ise, onun en büyük açmazı olmalı. Çünkü, sonsuz ihtiyaç üretme potansiyeli taşıyan beyni ile, onu doyurmada, tatmin etmede yetersiz olan bedeni arasındaki ilişki ve gerilim, onun gerçekten insan olma yolunda, çözmesi gereken en önemli sorunu değil midir?
Sistemsel yapılanmasında, en gelişkin bir kumanda merkezine, beyne sahip olan insan, algılama gücünün gelişkinliğiyle orantılı olarak, duyduğu ihtiyaçları, gücü yettiğince, gidermeye yönelir.Uyaranların harekete geçirdiği tahayyüllerini, tasavvurlarını, bilgi birikimiyle harmanlayıp, yetersiz gücüne eklentiler tasarımlamaya ve yeni bir organlaşma modelini yaratmaya, koyulur insan. Gücüne güç katmada yarattığı ilk organı da, belki sopa olur!..
İnsanın sistem olarak, kendinde yaşadığı temel ilişki ve çelişki, en gelişkin algılama ve ihtiyaç yaratma gücüyle, bunları gerçekleştirmede dayanacağı sınırlı beden gücü arasındadır.Bu ilişkisini sağlıklı yürütme ve çelişkisini en verimli biçimde kullanmaya koyulduğu bu süreç de, bir anlamda onun, gerçekten “insanlaşma süreci”dir. Bu süreçte, farkında olamadan, bilgisiyle “en az enerji” harcamayı, tasarımlayıp ürettiği “üretim araçları” ile de “en az emeği”, en az gücünü harcar. Böylece de, kendisinin organlaşarak büyüyebilmesinin, gelişmesinin yolunu açmış olur.İnsanlaşma sürecinde, iş bölümlerinde parçalanarak, kendisine yabancılaşarak, eksiklerini acı deneyimler ve kayıplarla, bedeller ödeyerek, yaşaya yaşaya öğrenerek yol alır insan. Yaratıcı gücünü, insan gibi kullanabileceği bir ortamı yaratmanın tarihsel yolculuğuna, zorunluluklara uyumlanıp, raslantıları doğru değerlendirmeyi öğrenerek ve uygulamaya çalışarak koyulur. Sınır tanımaz Yaratıcı gücü ile, sınırlı Emek gücü arasındaki bu çelişkiyi, bir yandan, en az enerjiyle çalışan beyninin yaratıcı gücünü seferber edecek koşulları yaratırken, diğer yandan üretim ilişkilerini, giderek en az emek gücü ile bütünlenen sistemsel yapılanmalara dönüştürmek suretiyle, insanın tarihsel yolculuğunun rotasını, farkında olmadan belirlemiş olur diye düşünüyorum.
İnsan’ın varoluşundan bugüne kadar, yaşadığı tarihsel süreçte, her türlü birikimine, organlaşarak gelişimine, sosyalleşerek medenileşmesine imkan veren bu ilişki değil midir? Sistemsel bütünlüğünü, bu yapılanmada geliştirip, dönüştüren, potansiyeli sonsuz olan yaratıcı güçleri ile, sınırlı ve yetersiz olan emek gücü arasındaki bu ilişki ve çelişkiye, insanın yaşam motorudur demek, artık görülmesi ve kavranması gerekene, işaret eder mi, acaba?Eğer yaşadığımız Sistemsel yapıları da, zorunlulukları ve olasılıkları içinde kavrarsak, sistemin dönüşüm evrelerinde kelebek gibi çaresiz kalmayız sanki! Belki de determinizm ile indeterminizm arasında yalpalamaktan kurtuluruz.

Yurdaer Erşan