"Kapitalizm can çekişiyor, ABD batıyor"Bilgi Üniversitesi'nde bir konferansa katılan ünlü sosyolog Immanuel Wallerstein, yaşanan ekonomik krizin neden ve sonuçlarıyla ABD'nin nasıl çöktüğünü anlattı ..
“Gelecekte tüm dünya tarihi yazıcılığı insanmerkezli olmak ve insan tarihinin kültürel dışavurumlarındaki çeşitliliği kucaklarken, onun genel bütünlüğünü olabildiğince nesnel biçimde değerlendirmek zorunda olduğunu biliyoruz.”
Andre Gunder Frank ve Barry K. Gills DÜNYA SİSTEMİ
Fernand Braudel çevresinde oluşan ve gelişen “Dünya Sistemleri Ekolü” olarak anılan tarihciler grubundan I.Wallerstein, Bilgi Üniversitesi'ndeki konferansında sonuna gelen ABD hegemonyası ve Kondratieff devreleri üzerinden krizin sistemin yapısal bir dönüşüm evresinde olduğunu, daha önce de yazmış olduklarına dayanarak bi güzel anlattı. Ancak giderek dengesini yitiren ve çatallanan Sistemin geleceğinin ne olacağının şimdiden kestirilemeyeceğini ve milyonlarca kelebek gibi kanat çırpan insanların davranışlarının bu geleceği belirleyeceğini de söyledi. Sistemin geleceğinin, yani gireceği yeni evrenin, bi anlamda insanların elinde olduğunu demeye getirdi. Sanki insanı bütün bu süreçlerin merkezine koyuyormuş gibiydi.
Ama bu insan merkezli tarihi, anlama ve anlatmada, kendi de bir sistemsel bütünlük olan insanı,yapılanması içinde zorunlulukları, temel değişmezlik bağıntıları ve potansiyelleri, yani olasılıklar dünyasındaki sonsuz kendini yeniden gerçekleştirme yetisinin altını çizmedi. Bu arada yaşadığı açmazı, temel çelişkisini, varoluş dinamiğini ortaya koymadan insanı W.Heisenberg’in belirsizlikler dünyasında yarınını beklemeye davet etti. Bizim, tıpkı dün A.Smith’in dünyasında olduğu gibi, bugün de bir başka “görünmez el”e teslim olmamız gereğini vurguladı sanki.
Oysa, bu alemde varolan her varlığın, mikrodan makroya her yapılanmanın, bir “sistemler bütünlüğü” olduğunu biliyoruz artık. Bütün bu sistemsel yapıların da, birbirleriyle kurdukları yeni ilişkiler içinde, yepyeni sistemsel yapılanmalar oluşturduklarını da. Sistemsel yapılar, birbiriyle enerji alışverişinde bulunarak gelişip, büyürler. Olgunlaşıp çoğalır ve süreç içinde potansiyellerini tüketerek, dönüşüp, yok olurlar. Bunu da biliyoruz. Enerji alışverişi ilişkisi, tüm maddi varoluşun, örgütlenmesinde ve gelişiminde dayandığı temel ilişkidir. Bu temel ilişki, aynı zamanda Sistemsel yapıların, onlara özgü, temel çelişkisidir.
Şurası açıktır ki; bütün bu sistemsel yapılanmalar içinde, biz İnsanlar da, kendi özgün sistemsel yapılanmamızla yerimizi almışız. Kendisi de bir sistemler bütünlük olan insanın, temel ilişkisi ya da çelişkisi ne olabilir? Kendisini çevreleyen Doğasıyla, sürekli enerji alışverişinde bulunan ve yaşamsal bir ilişki içinde olan insanın, bu ilişkisi, aynı zamanda onu dinamize eden, temel çelişkisi olamaz mı? Varlığını sürdürmede, dayatan ihtiyaçlarını gidermede, gereken enerjiyi, doğadan alabilmek için harcadığı, harcamak zorunda olduğu emek gücü ise, onun en büyük açmazı olmalı. Çünkü, sonsuz ihtiyaç üretme potansiyeli taşıyan beyni ile, onu doyurmada, tatmin etmede yetersiz olan bedeni arasındaki ilişki ve gerilim, onun gerçekten insan olma yolunda, çözmesi gereken en önemli sorunu değil midir?
Sistemsel yapılanmasında, en gelişkin bir kumanda merkezine, beyne sahip olan insan, algılama gücünün gelişkinliğiyle orantılı olarak, duyduğu ihtiyaçları, gücü yettiğince, gidermeye yönelir.Uyaranların harekete geçirdiği tahayyüllerini, tasavvurlarını, bilgi birikimiyle harmanlayıp, yetersiz gücüne eklentiler tasarımlamaya ve yeni bir organlaşma modelini yaratmaya, koyulur insan. Gücüne güç katmada yarattığı ilk organı da, belki sopa olur!..
İnsanın sistem olarak, kendinde yaşadığı temel ilişki ve çelişki, en gelişkin algılama ve ihtiyaç yaratma gücüyle, bunları gerçekleştirmede dayanacağı sınırlı beden gücü arasındadır.Bu ilişkisini sağlıklı yürütme ve çelişkisini en verimli biçimde kullanmaya koyulduğu bu süreç de, bir anlamda onun, gerçekten “insanlaşma süreci”dir. Bu süreçte, farkında olamadan, bilgisiyle “en az enerji” harcamayı, tasarımlayıp ürettiği “üretim araçları” ile de “en az emeği”, en az gücünü harcar. Böylece de, kendisinin organlaşarak büyüyebilmesinin, gelişmesinin yolunu açmış olur.İnsanlaşma sürecinde, iş bölümlerinde parçalanarak, kendisine yabancılaşarak, eksiklerini acı deneyimler ve kayıplarla, bedeller ödeyerek, yaşaya yaşaya öğrenerek yol alır insan. Yaratıcı gücünü, insan gibi kullanabileceği bir ortamı yaratmanın tarihsel yolculuğuna, zorunluluklara uyumlanıp, raslantıları doğru değerlendirmeyi öğrenerek ve uygulamaya çalışarak koyulur. Sınır tanımaz Yaratıcı gücü ile, sınırlı Emek gücü arasındaki bu çelişkiyi, bir yandan, en az enerjiyle çalışan beyninin yaratıcı gücünü seferber edecek koşulları yaratırken, diğer yandan üretim ilişkilerini, giderek en az emek gücü ile bütünlenen sistemsel yapılanmalara dönüştürmek suretiyle, insanın tarihsel yolculuğunun rotasını, farkında olmadan belirlemiş olur diye düşünüyorum.
İnsan’ın varoluşundan bugüne kadar, yaşadığı tarihsel süreçte, her türlü birikimine, organlaşarak gelişimine, sosyalleşerek medenileşmesine imkan veren bu ilişki değil midir? Sistemsel bütünlüğünü, bu yapılanmada geliştirip, dönüştüren, potansiyeli sonsuz olan yaratıcı güçleri ile, sınırlı ve yetersiz olan emek gücü arasındaki bu ilişki ve çelişkiye, insanın yaşam motorudur demek, artık görülmesi ve kavranması gerekene, işaret eder mi, acaba?Eğer yaşadığımız Sistemsel yapıları da, zorunlulukları ve olasılıkları içinde kavrarsak, sistemin dönüşüm evrelerinde kelebek gibi çaresiz kalmayız sanki! Belki de determinizm ile indeterminizm arasında yalpalamaktan kurtuluruz.
Yurdaer Erşan
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment