Radikal
Ekonomi
12/6/2009
Krizlerin temel nedeni
MAHFİ
EĞİLMEZ
Kapitalizmin bir ekonomik sistem olarak ortaya çıkışını sanayi devrimine bağlarsak aşağı yukarı iki yüzyılı kapsayan bu geçmişe baktığımızda üç kriz dikkati çekiyor. İlk kriz ‘Uzun Depresyon’ adıyla anılan ve 1873’de başlayıp Birinci Dünya Savaşına kadar varan krizdir. Viyana Borsası’nın çöküşüyle çıkan panik kısa sürede bir sistem krizine dönüştü. Ekonomi tarihi yorumcularının önemli bir bölümü krizin çıkış nedeninin temelinde Fransa Prusya savaşının ertesinde Fransa’nın Almanya’ya ödemek zorunda kaldığı büyük savaş tazminatının rol oynadığını öne sürüyor. Bazı yorumcular krizin ABD’yi de etkilemesini iç savaştan sonra izlenen altına bağlı sıkı para politikasına bağlarken, Monetaristler krizin kökeninde o dönemde paranın değerini belirleyen altın miktarında yaşanan kıtlık olduğu görüşünü savunuyorlar.
Ben ise merkantilizmden kapitalizme geçiş sırasında ihmal edilmiş kural değişiklileri ve değiştirilmemiş denetim altyapısının bu krizin temel nedeni olabileceğini düşünüyorum.
İkinci kriz ‘Büyük Bunalım’ ya da ‘Büyük Depresyon’ adıyla anılan ve 1929 yılında başlayıp 1935’e kadar süren krizdir. Birinci dünya savaşına girilirken ülkelerin çoğu altın standardı denilen bir para sistemine sahipti. Kâğıt para, altın karşılığı olarak basılıyor ve dolayısıyla döviz kuru da altın kuru üzerinden oluşuyordu. Dünya savaşı çıktıktan sonra paraya şiddetle ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri altın standardını terk ederek karşılıksız para basmaya başladılar. Avrupa ülkelerinin paralarının karşılıksız kalması ve enflasyonun hızlanması yatırımcıların paralarını ve altınlarını, altın karşılığı para basmayı sürdüren ABD’nin bankalarına yollamalarına ve bu gelişim de New York’un dünya finans merkezi unvanını Londra’nın elinden almasına yol açtı. Bu dönemde dünyadaki altın servetinin aşağı yukarı yüzde 40’ı ABD’de toplanmıştı. ABD’de biriken bu büyük servet müthiş bir ekonomik sıçramaya yol açtı. Değerler şişmeye, balonlar oluşmaya başladı. Borsada değerler astronomik hızlarla yükseldi. Herkes varını yoğunu bu alanlara yatırmaya başladı. Hükümetler altın girişini özendirmek için altın standardını sürdürdüler ve deflasyonist politikalar izlediler. Bu politikalar sonucunda fiyatların düşüşü nedeniyle ekonomik faaliyetler gerilemeye başladı. Bu gelişimin devamı sonucunda 24 Ekim 1929’da ekonomi tarihine ‘Kara Perşembe’ olarak geçen seanslarda borsa tam anlamıyla çöktü. Bir gün içinde borsada 4 milyar doların üzerinde kayıp yaşandı ve çöküş, kısa sürede dünyaya yayıldı. Canlanmanın ilk sonuçlarının alınmaya başlandığı sıralarda II. Dünya Savaşı çıktı. Kapitalizmin finansal kapitalizm aşamasına geçişinin yarattığı değişime kuralların ve denetim sisteminin uydurulamamış olması bence bu krizin nedenleri arasında en başta geliyor.
Üçüncü büyük kriz içinde yaşadığımız ‘Küresel Finans Krizi’dir. Her ne kadar ilk aşamada finans sözcüğü de işin içine katılmış olsa da gelinen noktada konu finans krizi olmaktan çıkmış bir ekonomik krize dönüşmüş görünüyor. Bu krizin çıkışı büyük ölçüde emlak fiyatlarının mortgage kredileriyle şişirilmesine ve çoğunluğu bu tür değerlere dayalı kâğıtların satılmasına dayanmakla birlikte bence asıl neden ilk iki krizle aynı nedendir. Kapitalizmin bir başka büyük dönüşüm olan küreselleşmeye geçişi sırasında kuralların ve denetim sisteminin bu dönüşüme uydurulamaması krizin altyapısını hazırlayan nedendir. Bu üç krizi bir arada incelediğimizde görüyoruz ki ekonomik krizler genellikle sistemik dönüşümlerin olduğu dönemlere rastlıyor. Yani sistem merkantilizmden kapitalizme, oradan finansal kapitalizme ve en sonunda da küresel kapitalizme dönerken mevcut kurallar ve denetim yöntemleri yetersiz kalmaya başlıyor. Bu tür büyük dönüşümlerin altyapısını önceden hazırlamak yerine krizden sonra geriye dönüp kuralları ve denetim sistemini düzeltiyoruz.
Yorum:
İPİMİZİ YANLIŞ YERE BAĞLARSAK!...
İpi yanlış yere bağlarsak, bir sistemin krizlerini de ancak görünenleriyle değerlendirebiliriz.Sistemden kastım, genel mübadele ilişkileri sistemidir. Tüm varoluşu bu ilişkiler bütününde kurgulayamazsanız ve bu sistemin tarihsel bir evresi olarak kapitalizmi belirleyemezseniz, ne kapitalizmi ne de, içinde yer aldığı genel mübadele ilişkileri sistemini, yerli yerine oturtamazsınız. İpinizi, bir ekonomik sistem olarak, sanayi devrimiyle ortaya çıktığını kabul ettiğiniz kapitalizme bağlayarak, ne krizlerin esas nedenini, ne de, bu krizlerde paranın belirleyici rolünü anlatabilir, kavratabilirsiniz. Burada, uzun uzun genel mübadele ilişkilerini, bunun içinde yer alan sermaye birikim sürecinin karakterize ettiği kapitalizmi, sanayi devrimiyle başlayan kitlesel üretimi, üretimi sorun olmaktan çıkaran teknolojik gelişimi ve tüm bu süreçlerin motoru olan, evrensel eşdeğer paranın metamorfozunu ve başat rolünü anlatmak mümkün değildir.
Ama, şu gerçek artık görülmek zorunda.İnsanlar arası zorunlu mübadele gereksiniminin keşfettirdiği, mübadele aracı para, kendini posttan, kabuktan, metalden, altına bağlı kağıttan kurtarıp, kılığını ikincil kılarak, elektronik kimliğiyle kayıtlara düştü. Hesaplarımızdaki sayılardan sıyrılıp, ete kemiğe bürünen ve reel dünyamızı kuran para, hala insan için tek ve asli kimliğine, “Dünya parası” olma kimliğine kavuşamadı. Ulusal kimliğiyle, yerel krizler yaşattı. Uluslararası reserve para kimliğiyle, ulusuna can kattı, diğerlerinin çanına da krizleriyle ot tıktı.
Ama çağdaş mübadele ilişkilerinin, küreselleşmesinin önünü açtı. İnsanın, sistemin odağındaki konumunu, yaşattığı krizlerle, bizlere bir kere daha hatırlattı. Çünkü tüm bu sistemsel yapı, insanın sosyal bir varlık olarak gelişiminin ve gerçekten insan olarak varoluşunun, ortak zeminini yaratmamızı mümkün kılan tek yapılanmadır. İnsanın güçlerini parçalayan ve yeniden onu yaratıcı-üretici gücü odaklı bütünlenmeye yönelten sistemin, bu bütünlükte algılanıp, kavranılmayışının krizi beyinlerde de yaşanmaktadır.
Sistemin reel dünyada yaşattığı üç önemli kriz, esas krizleri gibi algılanırken, onun yapısal ve bu krizlere yol açan temel sorunu göz ardı edildi.Üretim ile tüketim arasındaki kopukluk, dengesizlik ve bunların yarattığı krizler sonucu, sistem ağır bedellerle rektifiye edilmek zorunda kalındı. Öte yandan, işsiz-parasız bıraktıklarıyla, gerçekleşemeyen tüketim, sermayenin dönüşüm sorunlarını ateşledi.Tüketemez insanlar bir yanda, üretilen mallar bir yanda, sermaye, spekülatörlerin cebinde ve bankalarda, sistem ise nefessiz kaldı. Her seferinde olduğu gibi, matbaalar yeniden çalıştı, paralar basıldı. Hep aynı oyunun, yeni bir devresi başladı.Kaybet –kazan!.
Sistem, artık yapısal bir dönüşümü gündeme taşımışken, gerçek bir serbest piyasanın koşullarını oluşturmuşken, bunların ne olduğu tartışılabilir olmalıydı.Oyun olmayan kazan –kazanın ne olduğu konuşulabilmeliydi.Parçalanan ve bugün giderek bütünlenme yoluna giren insan artık tanımlanabilmeliydi. Ama iplerini “bir ekonomik sistem olarak kapitalizm”e bağlayanların, aynı oyunun yeni bir devresine soyunanların, yaşanan dünyanın görünen, gösterilen gerçekliğini aşmaları çok, hem de çok zor.
Yurdaer Erşan
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment